İnsan deneyimli olabilmek ve tecrübe edinmek için mutlaka halkın içerisine girmelidir. Halkın yaşantılarını, hâl ve hareketlerini görmelidir ki, bir deneyim kazansın. Sırf akıl, doğal olarak din ve dünyaya ilişkin maslahatları bilmede yeterli değildir. Kişi, mutlaka birtakım denemeler ve çalışmalar yapmalı, bazı yollardan geçmeli ki, deneyim sahibi olabilsin. Eğer bir kimse tecrübeler yoluyla yoğrulmamışsa, onun uzlete çekilmesinde bir hayır ve yarar yoktur.
Tecrübelerin en önemlisi, kişinin kendi nefsini, ahlakını, iç özelliklerini gözden geçirmesidir. İnsan bunları halvet hâlinde, yani uzlete çekilince, insanlarla bağlarını koparınca başaramaz, böyle bir tecrübe imkanını bulamaz. Bir kimsenin kendisini tenhada denemesi oldukça kolaydır. Çünkü kindar, öfkeli ve başkalarını çekemeyen bir kimse, yalnız yaşaması hâlinde, bu tür kötü özellikleri dışa vuramaz ki, "Ben tecrübeli ya da deneyimli biriyim" diyebilsin.
Söz konusu bu kötü özelliklerin tümü bizzat insanı uçuruma götürecek ve yok edecek olan özelliklerdir. Dolayısıyla bir kimsenin yapayalnız yaşaması, içinde gizli kalan bu kötü özelliklerini tahrik edecek şeylerden uzakta bulunması hâlinde, kendisinin nasıl bir maden olduğu gerçeği ortaya çıkamaz. O madenin saflığı, toplum arasında yaşamakla belirir, ortaya çıkar. Bu tür kötülüklerle dopdolu bir kâlp düşünün; bu, tıpkı içte ur olmuş ve irinle dolmuş bir yaraya benzer. Böyle bir yara kendiliğinden harekete geçmedikçe veya başkası tarafından dokunulmadıkça belki acı vermez. Oysa o yaraya dokunacak bir el, onu görebilecek bir göz veya beraberinde onu harekete geçirecek herhangi biri veya bir şey olmadığı müddetçe, kişi çoğu zaman kendisini oldukça sağlıklı biri gibi görecektir. Herhangi bir yarasının olmadığını ve dolayısıyla orada birikmiş bir irin ve rahatsızlığın