Mevlevi'lik başta olmak üzere Kadiri'lik, Rufai'lik, Cerrahilik, Nakşilik ve diğer tarikatlar bu terim ( sufism) içinde birbirine karıșmıştı ve hic kimse İslam'dan bahsetmiyordu.
Hatta bu iş öyle bir düğüm haline gelmişti ki Hristiyan sufiyim veya Hristiyan mevleviyim diyenlere bile rastlıyorduk.
Bu kişilere niye Müslüman olmadın, Müslüman olmadan nasıl mevleviliğe intisap ettin diye sorduğumda mevlevilik daha kolay, Müslümanlık zor șeklinde komik cevaplarla karşılaşıyordum.
Kısacası batıda sufi, tarikat ve mevlevilik tanımları arasında büyük bir kavram karmaşası yaşanıyordu.
.....İslamiyetten çok mevleviliği merak ediyorlardı ve mevleviliği sufism zannediyorlardı....
Amerikalılar her nedense Müslüman veya tasavvuf kelimelerini kullanmıyorlar veya kullanmak istemiyorlardı.
Onların yerini sufi tabiri almıştı.
Bu kelimenin tarihte ilk defa Hasan Basri tarafından söylendiğine dair rivayetler vardı, kitaplarda dervişlerin giydigi sof denilen yün elbiseden geldiği yazıyordu ama Amerika'da sufi baska bir manaya bürünmüş sanki yeni bir din olmuştu ve kurucusu da Hz. Mevlâna idi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), hiçbir günahı olmadığı hâlde olağanüstü durumlarda bile namazlarını ihmal etmediğine göre acaba biz neyimize güvenerek “Allah Teâlâ affeder!” diyoruz, bilmiyorum.
The whole of Sufism rests on the belief that when the individual self is lost, the Universal Self is found, or, in religious language, that ecstasy affords the only means by which the soul can directly communicate and become united with God.
Awareness does not necessarily bring about happiness. One of the most painful things in the world can be awareness of one’s own shortcomings and stupidities.