28 ŞUBAT VE SONRASI...
... İslâmî hareketin 1970’lerde başlayan yükselişi 12 Eylül’e rağmen devam etti. Darbeciler neredeyse bütün ülkeyi işkence ve dayaktan geçiriyordu. Sabah akşam herkese Atatürkçülük dersleri veriyorlardı. **Ama bu ters tepti. Soldan ve sağdan büyük kitleleri İslâmcılaştırmaya yaradı. 80 öncesinde solun kalesi olarak bilinen şehir ve beldeler İslâmcılaşmıştı. İslâmcılar arasında öne çıkan isimlerin birçoğunun 80 öncesi sağda öyküsü vardı. Özal döneminde de yükseliş devam etti.__ Yükselişin en önemli göstergelerinden biri de Refah Partisi’ydi. 91 seçimlerinde MHP ve IDP ile ittifak yaparak meclise girebilen RP, 94’te İstanbul ve Ankara belediyelerini aldı. 95 seçimlerinden birinci çıktı. Rejim RP’yi birinci olmasına rağmen iktidara getirmemek için çok uğraştı. Ama başaramadılar. RP, DYP’nin önceki dönemden kalma suç dosyalarını örtbas ederek, bakanlık paylaşımında tavizler vererek, onunla ortaklık kurdu ve iktidara geldi. İyi şeyler yapmaya çalıştı: İnim inim inleyen işçi ve memura rekor maaş zammı yaptı. Emperyalizmin lanetlediği İran ve Libya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Fakat hatâlar da yaptı: DYP’nin ülkeye çöreklendirdiği İsrail gerçeğini görmedi. DYP’nin topluma dayattığı teröre ortak oldu. Hattâ koalisyon bozulmasın diye Susurluk skandalını bile örtmeye çalıştı. Bu hatâlar saldırıyı kolaylaştırdı. Saldırı iç ve dış kuşatma ile başladı. Dışta ABD, AB, İsrail; içte NATO’cu subaylar, lâik burjuvazi, Kemalist bürokrasi ve Fetöcü tetikçiler harekete geçti. __İlk olarak Aczmendi lideri M. Gündüz’e operasyon düzenlendi. RP bunun darbe başlangıcı olduğunu anlayamadı. Ardından RP’li vaizlerin, milletvekillerinin eski konuşmaları ortaya çıkarıldı. Basında günlerce irtica yaygarası yapıldı. Derken 28 Şubat kararları geldi. RP hiçbirine ses
28 şubat utanç odaları
Barışı tesis etmek amacıyla toplanan galip devletler, “devletlerin kendi kader tayin etmeleri” uydurması altında, yenilen devletlerin topraklarını kendilerince harita üzerinden paylaşarak gerçekte onların kaderlerini tayin ediyorlardı! El ele, kol kola, davetler paylaşılarak, şampanyalar içilerek, tiyatrolara gidilerek neşe içinde sürüp giden sözde paylaşım çalışmalarından, “kendi kaderini tayin hakkı” prensibine bel bağlayan Osmanlı da nasibini aldı ve Vahdettin ile sadrazamı Damat Ferit Paşa’nın çok güvendiği İngilizler, politik ağırlıklarını Yunanistan lehine koyarak bu devletin İzmir’i işgal etmesine onay verdiler. gerekçe de açıktı: Mudanya Mütarekesi'nin 7.maddesi, yani “itilaf devletlerinin güvenliklerini tehlikede gördükleri her stratejik noktaya işgal etme hakkına sahip olmaları”!! Musul, Kerkük, İskenderun ve Osmanlı toprağının diğer bazı önemli kısımları da bu maddeden hareketle işgal edilmemiş miydi? işte sıra şimdi de İzmir’e gelmişti. Ne de olsa İzmir ve yöresindeki Rumlar tehlike ve tehdit altındaydılar. Zira Türkler onları katlediyordu!! İşte bu uydurma gerekçeyle beraber, daha Canakkale Savaşı sırasında İngiltere’nin yanında savaşa girmesi şartıyla Yunanistan’a peşkeş çekilen İzmir ve havalisi, sonunda konferansın yıldızı olan Venizelos’un, günde 15 saat çalışarak İngilizleri yanına çekmesi, İtalyanları saf dışı bırakması, Fransızları ikna etmesi sonunda, 4 yıllık bir gecikmeyle de olsa, artık Yunanistan’ın oluyordu. İzmir’in işgali sorunun çok önemli olan bu stratejik boyutunu Paris Konferansı'nda halleden İngiltere, çok iyi biliyordu ki, pratikte karşılaşılabilecek güçlükleri yenmesi çok daha kolay olacaktı. Zira payitahtta, kendisini, tahtını ve hatta hayatını kurtarabilmek için”hilafet makamına sıkı sıkıya sarılan ve “halifeliğin sadece müslüman
İzmir'in işgali
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
12 Eylül Askeri Darbesi,Deniz Gezmiş Eşkiyası
Celal Şengör askeri darbeden bahsediyor.Darbe ile kaos ortamı bitti diyor.O yıllarda bende öğrenciydim.Sadece liseye değil olaylar ortaokul seviyesine kadar inmişti.Solcu öğrenciler Türkiye’de sosyalist bir devlet kurmak istiyordu.Fakat kendi aralarında onlarca farklı fraksiyon vardı bu yüzden kendilerine alan açmaya çalışırken kendi aralarında bile çatışmaya girip üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. Ben işçi kesiminin olduğu bir mahallede büyüdüm.Bu yüzden sol gruplar mahalleye hakimdi.Ortaokulda sınıftaki sıra arkadaşım mazbut bir çocuktu.Abisi ülkücü idi hatta ülkücülerin bombacısı olarak bilinirdi.Sonradan bu küçük çocuğu sırf abisi yüzünden solcular öldürdü.Mahallede kırtasiyecilik yapan eski öğretmenimiz Hasan Hocamız bu solcular hakkında ileri geri konuştuğu için dükkanında suikasta uğrayıp öldürüldü,gene böyle onlarca kişi solcular hakkında konuştuğu için öldürüldü.Hatırlıyorum mahalledeki futbol maçını seyreden bir polisi az ötemde öldürmüştü solcular.Ortaokul sonrası Sultanahmette ki meslek lisesine kaydoldum. Okul başladığında bir ay kadar devam ettik.Sonra yolumu Deniz gezmiş’in örgütü kesti bellerinde silah olup okulu boykot ediyoruz geri dönün diyorlardı.Biraz karşı çıkanı dövüyorlardı.Tam üç ay bizi okula sokmadılar.Sınıfta arka sıralarda tembel bir solcu vardı belinde silah taşırdı.Oysa meslek lisesine girişlerde jandarma arama yapıp okula girişe izin veriyordu.Bazen teneffüslerde sınıfta dışarıya çıkmaya izin vermiyorlar örgüt propagandası yapıyorlardı.Bazende tabanca gösterip bizi yürüyüşlere götürür bağırtırlardı tek yol devrim diye.Sonra Ordu ilinde kurtarılmış bölge diye olaylar çıkınca sınıftaki ve diğer sınıftaki sol kesime bağlı öğrenciler asker ve polis ile çatışmak için Ordu iline gittiler.Öğretmenler herşeyi biliyor ve susuyorlardı.Deniz
OSMANLI'DA İLK BOYKOT
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1908 yılında Bosna topraklarını ilhakı üzerine başlatılan boykot hareketi Osmanlı tarihinin ilk bilinen örgütlü boykotu olarak bilinir. 8 Ekim günü İttihatçılar “Avusturya emtiasını almayınız” afişleriyle duvarları donattılar. Avusturya malları satan dükkanlara gelen müşteriler de kapıda bekleyenler tarafından içeri alınmadı. Selanik mağazaları da Avusturya şirketlerine telgraf çekerek siparişlerini iptal ettiler. İTC’nin yayın organı Tanin’in başyazarı Hüseyin Cahit yazılarıyla halkı boykota teşvik ediyor, “Avusturya’dan gelen kumaş, esvap, çorap, mendil, fanila alınmamasını” istiyor ve Çinlilerin Amerika’ya yaptıkları boykotu örnek gösteriyordu. Bu tepkileri, Avusturya vapurlarına binilmemesi ve mal verilmemesi takip etti. Gazetelerde Avusturya malı satan mağazaların listesinin yayınlanmasının bir sonucu olarak bazı yerlerde mağazalara saldırılar meydana gelince halka taşkınlıklardan kaçınma çağrısı yapıldı. Bu sırada ilginç bir boykot da Avusturya feslerine karşı gerçekleşti. İthal fes yerine “nemçe usulüyle örülmüş arakiyeler”, “serpuş-u milli” olarak Avusturya feslerinin sekizde biri fiyatına piyasaya sürüldü. Tanin gazetesine göre bu strateji başarılı olmuş ve halk, Avusturya feslerini başından yere atarak çiğnemeye başlamıştı. Hatta Avusturya fesi giyen kişilerin fesleri zorla alınarak yırtılıyordu. Memurlar arasında da fesin yerine kalpak kullanılmaya başladı. Boykot, limanlara da sıçradı ve mavnacı ve kayıkçılar, Avusturya bandıralı gemilerin yüklerini indirmeyi reddettiler. Boykotun bu boyuta ulaşması üzerine Avusturya’nın İstanbul büyükelçisi Marki Pallavicini, Hariciye Nazırı’nı ziyaret ederek boykotu sordu. Nazırın cevabı ise “ticaretin serbest olduğu; mavnacıların ve kayıkçıların gönlünün yapılması” şeklindeydi.
Tarih-Araştırma