Vincent Van Gogh…
Sana dair birkaç kelam etmeden geçmek, ruhuna haksızlık olurdu. Uzun zamandır benliğimle bütünleşen, sayfalarında kaybolduğum tek sığınaksın. Bu yüzden senin hikayen, biraz da bizim hikayemiz...
Her şey sevilmemekle başladı. Sahi, neden sevmediler seni? Neden başladığın işlerin sonunu getirmene izin vermediler? Belki de aradığın o saf ışığı bu dünyada bulamadığın içindi. Çok çalıştın, çok çabaladın ama olmadı işte... Adım attığın her yerde dışlandın, kalabalıklar içinde yapayalnız bırakıldın. Tanrı için, inancın için kendini feda edercesine çalıştın; ama sonunda anladın ki kader, insanı bazen en karanlık köşesinde tek başına bırakıyor.
İşte tam o karanlığın ortasında, içindeki renkleri ve resim yeteneğini keşfettin. Kardeşin Theo’nun sonsuz desteği, mektuplardaki o sarsılmaz bağı ve resim yapma tutkun seni ayakta tutan tek dayanaktı. Fırçan sanki bir asa gibiydi; dokunduğun her tuvalde acıyı bir gün batımına, yalnızlığı ise uçsuz bucaksız bir yıldızlı geceye dönüştürdün.
Fakat dünya, senin o geniş ve parlak ruhuna dar geldi Vincent. Sen gökyüzünü boyadıkça, yeryüzü daha da karardı. Sonunda, o meşhur sarı renk bile içindeki hüznü örtmeye yetmedi. Belki de gitme vaktin gelmişti; çünkü bu dünya, senin kadar çok seven ve bu kadar derin hisseden bir kalbi taşımaya hazır değildi.
Kulağımızda Theo’ya yazdığın son sözlerin yankılanıyor: "Hüzün sonsuza dek sürecek." Belki hüzün baki kaldı ama senin o sönmek bilmeyen ışığın, bugün hala dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.
Huzur içinde uyu, fırçasıyla güneşi evimize getiren adam.