Şeker Portakalı’nı okurken, küçük bir çocuğun gözünden hayatın hem masum hem de acı dolu yönlerini hissediyorsunuz. Zeze, dünya tatlısı, zeki ve yaramaz bir çocuk; hayal dünyası öylesine geniş ki dertlerini bahçesindeki küçük şeker portakalı fidanına anlatıyor ve teselli buluyor. Hayatı yoksulluk ve şiddetle geçse de, PORTUGA dediği koca yürekli adamla tanışınca gerçek sevgiyi, dostluğu ve sahiplenilmeyi öğreniyor. Ama Portuga’nın gidişiyle Zeze’nin o çocuksu masumiyeti bir anda yerini ağır bir büyüme sancısına bırakıyor; insanın kalbine dokunan, (meğer büyümek acıyı keşfetmekmiş) dedirten bir an.
Zeze’nin yaramazlıkları, aslında yaşadığı ortamın bir yansıması gibi. Okulda uyumlu ve zeki bir çocukken, evde şiddet gördüğü için başka birine dönüşmesi düşündürücü. Fidanıyla kurduğu bağsa kitabın en özel yanlarından biri; konuşacak kimse bulamayan bir çocuğun kendi dünyasını kurması gibi…
Kitap çok popüler, neredeyse herkes biliyor ama bana yer yer Oliver Twist’i hatırlattı, küçük bir çocuğun acımasız bir dünyada ayakta kalma mücadelesi gibi. Benzer bir his verdi.
Bittiğinde akılda kalan şey olaylardan çok hisler oluyor. Zeze, hepimizin içinde bir yerde kalan çocuk gibi; sevgiye aç, kırılgan ama bir o kadar da güçlü. Ve en önemlisi, bu küçük çocuğun öyküsü, hayatın acı ve tatlı yanlarını aynı anda hissettiriyor, insana dayanmayı ve gülümseyerek devam etmeyi öğretiyor.