Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sanki bizimle, çok eski zamanlarda yaşayan insanların arasındaki farkı anlıyorum. Onlar dünyaya sahip olmak istemiyorlar, belki de onun için bizden daha güzel yaşıyorlar ve onun için o vakitleri hayal etmek bile güzel geliyor bizim zamanımızda olanlara.
Anlat bu dünyanın rüyadan ibaret olduğunu. Anlat nefsin apaçık düşman olduğunu. Dert, bela, darlık, yokluk geldiği vakitte de muhabbet, ferahlık, bolluk geldiği vakitte de verenin Allah olduğun anlat. Yokluğun Rabbi de Allah, bolluğun Rabbi de. Derdin Rabbi de O, muhabbetin Rabbi de. İnsan sahip değildir, insan aciz, insan garip, insan güçsüz. Anlat onlara...
Ruhunu bir hırsa rehin bırakanlar,
Gökkuşağını tek renge boyamak istedi.
“Beterin beteri var” diye diye
alıştırdı insanları karanlığa.
Bir süre sonra
alışmak denen o görünmez zehir,
damar damar yayıldı hayatlara.
Yaraya merhem aramak yerine
yarıştılar acıyı normal saymakla.
Herkes kendi kuyusunun dibinde
başkasının ışığını söndürmeyi bekledi.
Sesini çıkaranı meczup saydı kalabalık,
sustukça büyüdü içimizdeki boşluk.
Çölün ortasında,
herkes kendi serabını alkışladı.
Kendi konforuna zırh ören cüceler,
Adına sabır dediler bu kör teslimiyetin,
oysa derin bir uyuşmaydı çoğu zaman.
(Şükür,
güzel bir erdemdi elbet,
ama düşüncenin yerine konunca yaraya dönüştü.)
Gözlerini yalnız kendi kapısına dikenler
sokağın yangınını görmezden geldi yıllarca.
“Bana dokunmayan yılan” masallarıyla büyüyüp
zehir evlerine sızınca şaşırdılar.
Merhamet vitrinlerde sergilenen bir süs oldu,
Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?