Ebedî Vuslatın Gölgesinde: Cennetle Müşerref Bir Gönlün Hikâyesi ​İnsanoğlu, varlık sahnesine adım attığı ilk andan itibaren bir "varış"ın özlemiyle nefes alır. Dünya, bu uzun ve çetin yolculukta ruhun ancak bir süreliğine soluklandığı, kumları arasında hakikati aradığı bir menzildir. Oysa hakiki huzur, geçici olanın aldatıcı parlaklığında değil, Allah’ın vadettiği cennetin ebedî huzurunda saklıdır. Cennetle mutlu olmak, dünyayı bir amaç değil, bir eşik; bir son değil, bir hazırlık evi olarak görme bilgeliğine ermektir. ​Bu yüksek şuur, evvela O Ebedî Sevgili’nin rızasını her şeyin üzerinde tutmakla filizlenir. Bir kalp, kendi arzularının sisli vadisinden çıkıp Rabb’inin rızasına yöneldiğinde, dünyanın tüm ihtişamı bir seraptan ibaret kalır. İnsan, yaratıcısının hoşnutluğunu hayatının pusulası yaptığında, artık fani olanın peşinde değil, baki olanın izinde yürüyen bir yolcuya dönüşür. Bu yolculukta gönül, dünyaya değil, sadece sahibine, yani Rabbine emanettir. Zira emanet edilenin sahibi Allah ise, o kalp dünyanın kederlerine karşı zırhlıdır; zira dünya, o kalbin sığındığı bir liman değil, sadece geçip gittiği imandan bir köprüdür. ​Bugünün sabrını yarının ebedî mükâfatına dönüştürmek, cenneti özleyenlerin en soylu sanatıdır. Dünya bir imtihan meydanıdır ve burada gösterilen her metanet, her diş sıkış, her "Allah var, gam yok" deyiş, cennet bahçelerine dikilen birer fidana dönüşür. Sabır, acıyı dindiren bir melhem değil, onu sonsuz bir huzurun müjdesine evrilten kutlu bir köprüdür. Her secde, toprakla buluşan alın, aslında gökyüzünün ebedî vadedilen sakinlerine bir selam, bir "geliyorum" deyişidir. Her namaz, her hayır, her ihlaslı adım; dünyevi olanın küllerinden sıyrılıp, sonsuzluğun güneşine doğru kanat çırpmaktır. ​Cennetle mutlu olmak, dünya
1000Kitap
Kelami Bir İtiraz ve Cevabı ​Şayet şöyle denilirse: Kulun fiili işleyebilmesi için gerekli olan kudret, irade, şuur ve organlar (aletler) tamamen Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla var olmaktadır. Fiil ise ancak bu unsurların tamamının (mecmuunun) bir araya gelmesiyle hasıl olur. Bu bütünlük sabit olunca fiil zorunlu olarak meydana gelir, sabit olmadığında ise meydana gelmez. Durum böyleyken, fiilin kula nispet edilmesi (isnadı) nasıl doğru olabilir? ​Cevap olarak derim ki: Şüphe yok ki irade ve kudretin aslı Allah Teâlâ’nın yaratmasıyladır. Ancak bu irade ve kudretin, fiili işlemek veya terk etmek şeklindeki iki yönden birine bağlanması (taalluku), kulun hareket ve sükunetiyle birlikte bizzat kuldan sadır olur. İşte bu (seçim ve yönelim) sebebiyledir ki fiilin kula nispet edilmesi sahih ve doğru olmuştur. اَلْمَجْمُوعَةُ السَّنِيَّةُ عَلَى شَرْحِ الْعَقَائِدِ النَّسَفِيَّةِ
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ÂŞK; AKIL, İRÂDE İŞİ DEĞİL...
(...) Âşk, kendi yatağında akan bir ırmak... Mecâzî de olsa böyle bu... Kuru akılla düşününce, birbirine âşkla yönelen insanların bu durumlarının pek de mantıklı bir açıklaması olmadığını görüyoruz. Çoktan seçmeli bir durum değil bu, adaylar belirleyip mantık süzgecinden geçiriyor, sonra en doğru olduğuna inandığımız kişiyi seçmiyoruz âşık olmak için. Her şey kendiliğinden oluyor, şuur sesini bile çıkaramıyor hattâ bu işe. -Gökhan Özcan, "Suyun İçinde Susuz...", yenisafak.com, 26 Haziran 2023-
gökhanözcanyazıları
İNSANLIK TARİHİ ve MUTLAK FİKİR...
(...) Tabiatta oluş vardır, fakat tarih yoktur; tarih, insanın şuur, irâde, memûriyet ve mânâ verme kabiliyetiyle başlar. İBDA tarih görüşünün merkezinde ise Allah Resûlü vardır. Bu mânâda insanlık tarihi, Mutlak Fikir’in farklı zaman ve şartlarda görünmesi, ona bağlı kalınması veya ondan sapılması etrafında şekillenen ruhî, ahlâkî ve metafizik bir oluş tarihidir. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
SÜBJEKTİF VAROLUŞ ve ÖZ-SAF BEN...
(...) Öz, "kendisi nesneleştirilemeyen" ve "şuurun tüm değişimleri boyunca değişmeden kalan" saf beni, yâni sübjektif varoluşun özünü ifade eder. Bu "ben" bilgisi (malûm), insanın kendisinden gizlidir (sır) ve her bilgi ona dayanır. Bir başka deyişle, İslâm'da Mutlak Varlık'ın temsilcisi olarak nitelendirilen ruh, insanın her eyleminde eksikliğe karşı çıkarak kendini tamamlama çabasının (varoluşun) temelidir ve yöneldiği her şeyde Mutlak Varlık'ı aramaktadır. İnsanın özgürlüğü, irâde ve eylemi vurgulayan bu çabanın maksadına uygunluğu (ahlakî zorunluluk) oranında gerçekleşebilir. Dolayısıyla kişi, oluş içinde kendi meçhûl varlığına karar verirken, aslında Küllî Ruh'un ona bakan yönüyle kendi derecesini belirlemektedir. “Küllî Ruh” bahsi ferdin bu iç macerasını bütün varlık ve tarih dâvasına bağlar. Bundan dolayı her insan ve her kültür, insanî hakikatin aynı derecede gerçekleşmesi değildir; farklı derecelerde, farklı istidatlarda ve farklı şuur süzgeçlerinde gerçekleşmesidir. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
İNSANIN TABİATI YOKTUR; TARİHİ VARDIR...
(...) Madde insanda en ileri organizma seviyesine ulaşır; fakat insanın bundan sonraki macerası, organizmanın değil ruhun, yani şuur ve hürriyetin tarihidir. “Ruh tabiatta değil, tarih içinde izlenecektir.” Hayvanın tabiatı vardır ama tarihi yoktur; çünkü içgüdü aynı kalır. Mirzabeyoğlu’nun aktardığı çerçevede hayvan bağırışı içgüdüyle ilgilidir ve içgüdülerin tarihi yoktur; buna karşılık dil, tarih ve kültürün şartıdır. Yalnız şuurlu varlık olan insanda zaman şuuru ve bundan dolayı tarihîlik bulunur. __Dolayısıyla insanın insanlığı, insana mahsus olan tarihte görünür. Bununla birlikte, Mirzabeyoğlu, insanlık tarihinin başlangıcını evrimci veya “insan-altı” bir safhadan “insana yükseliş” şeklinde kurmaz;__ ona göre insanlık tarihi “en baştan insan olarak” başlar. İBDA’nın ilk insandan başlayan tarih anlayışı, seküler antropolojinin “ilkel insan” tasavvuruyla kökten ayrılır. İBDA’ya göre insanın başlangıcı dilsizlik, şuursuzluk ve hayvanî sürükleniş değildir; başlangıçta Âdem vardır, yâni insan, ilk insan ve ilk peygamber. Bu yüzden başlangıç noktası hayvanî organizmanın tedricî gelişmesi değil, “Allah’ın kendi nefesinden üflediği” ruhla, insanın insan olarak zuhûrudur... -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-