Hikâye, “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Ark başında Sarı Mehmet’i vurdu” cümlesiyle başlar; yâni tam bir gazeteci üslûbu…
Hüseyin’in babası Mevlüt Ağa’dır, Sarı Mehmet’in ise bir tek anası vardır. Mevlüt Ağa’nın yakınları bu ihtiyar kadını “dâvacı” olmaması, olayı “candarma”ya iletmemesi ve oğlunu eceliyle ölmüş gibi gömmesi için baskı altına alıp, iknâ ederler. Çünkü onu “bundan sonra Mevlüt Ağa” kollayacaktır. Hâdise kapatılır, eceliyle ölmüş gibi sükûnetle ölü yıkanır ve gömülür. Bunun karşılığında Mevlüt Ağa, Sarı Mehmet’in anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekâğıdı şeker yollar.
Savrukların Hüseyin’le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirir ve bir ay kadar sonra köye vilayetten iki süvari candarma gelir.
İkindi üstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle birlikte Mehmet’in ölüsünü çıkartırlar. Ancak aradan bir ay geçtiği için ölü şiddetle kokmaktadır, herkes beş-on adım geri çekilir. Mehmet’in anasını çağırarak: “Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin… Doktor muayene edecek!” derler.
Kadın kağnısını koşar, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sarıp, gece olduktan sonra yalnız başına yola koyulur.
Kağnıdan yayılan koku ile sersemleyen, sendeleye sendeleye yürüyen altmışlık kadın, bazen birdenbire hızlanan öküzlere yetişmeye çabalarken, ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başlar ve düşer. “Yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömülür.” Kağnı ise, “taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkartarak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak ağır ağır” ilerler. (Sabahattin Ali,