“Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur... Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...” Necip Fazıl Kısakürek
Şiir
“Masmavi bir göz süzdü karanlığı, bir çakmak taşı gibi çaktı. O, sarp kayalıklardan aşağıya bakıyordu. Yürüdü... Adımları toprağı titretiyordu. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun kenarına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı. Gecenin arkasında bir yerde, ufaldıkça gaz lambaları nehrin omuzlarına yaslanıp yaşlı ve yalnızlıktan soğumuş dağlarda; Kara kalpaklı bir süvari dolaşırmış gizlilerde, köylüler böyle diyorlar, yatsıları.. Kemal Paşa'dır diyorlar..” Nazım Hikmet Ran (Kuvâyi Milliye / Destan adlı eserinden bir bölüm)
Alıntı
Reklam
Gelincik günü...
Akşamüstü kızıllığı ele geçirirken gökyüzünü, uzaklardan gelen bir rüzgâr, buğday başaklarıyla dans eder gibi oynuyordu son oyununu. Çok yağmur taşımış yorulmuştu bu sene. Bulutlardan hayaller birleştiriyordum, uçsuz bucaksız köyler kuruyordum kafamda. Karacadağ’ın hemen tepesinde, dağdan sıyrılmış maviliğiyle dolunayı gördüm o anda. Mavi bir aydı bu! İki, üç yılda bir gelirdi köye. Bu gece yine o masal var demekti bu! Keçileri hemen toparlayıp dedeme, köydeki adıyla Apê İsmet'e yetişmeliydim. Tüm köy dedemin evinde toplanacak masal dinlemeye geleceklerdi. En önde hemen dedemin yanında yer bulmalıydım. Ayda bir dedemde toplanır masallar dinlerdi tüm köy. Dolunay gecelerinde, dedemin evi diğer gecelere göre daha aydınlık olurdu. Yaşlılar ve çocuklar dama dizilir, kadınlar avluda otururdu. Dengbejler gelir, gece boyunca uzun uzun acılarını paylaştırırdı herkese. Herkes kendi payı kadar acısını alır geri dönerdi evine. Keçi çobanı olmamı da dedem istemişti. Keçi çobanı flütü yapmıştı bana hemen evin önündeki dut ağacının dalından. İyi üflüyor, keçileri sakinleştirir bu çocuk diyerek kandırmış babamı. Keçilerle olan anılarım biraz fazladır benim bunları size anlatmaya kalkarsam dedemin masalına yetişemeyebilirim. Bu yüzden keçileri köpeğim Tomi ile hemen toplayıp evin yolunu tuttuk hep beraber. Damın her tarafına gaz lambaları, lüküsler yerleştirilmiş, en güzel kıyafetlerini kuşanmış kadınlar avluya baharı taşımıştı. Damda ise köyün önde gelen adamları bayramlık şalvarlarını miğfer edasıyla kuşanmış, tütün kutularını sabahtan doldurmuştu. Bu gece çok derindi, tıpkı tarih gibi. ‘’Gelincik günü’’ masalını anlatacaktı, çünkü bana söz vermişti, mavi ay çıkınca onu anlatacaktı. Dedem hep sözünü tutardı ve bana ''Sen yerde kala ama sözün yerde kalmasın'' derdi. Herkes
Vasi | el-Vasi İsminin Anlamı Vâsi’ isminin lügat anlamı: Vesia kelimesinden türemiş olan el-Vasi‘ ismi; zenginlik, imkan, değerli olmak, güçlü ve kudretli olmak, ekonomik genişlik, her şeyi içine almak ve kapsamak gibi anlamlara gelir. el-Vasi‘ ismi, Rabbimizin el-Ğaniy isminden daha geniş ve daha umumidir. EL-VÂSİ’: İlim ve ihsanı her şeyi içine alan, zenginliği ve rahmeti her şeyi kuşatan. Affı ve mağfireti (bağışlaması) geniş, nimet ve ihsanlarıyla darlığa düşmeyen… Allah (c.c), mülkünün genişliğini ve kainatın rabbi olu­şunu bize anlatır ve sonunda da vasi’ ve alim olduğunu yani her yere nüfuz ettiğini ve her şeyi bildiğini vurgular: Vâsi’ isminin ıstılah anlamı: Vâsi‘; ilmi, rahmeti, mağfiret ve kudreti her şeyi kapsayandır. Vâsi‘; zenginliği kullarının bütün ihtiyaçlarını gidermeye kâfi olandır. Vâsi‘; rızık hazineleri bütün mahlukatı rızıklandıracak kadar geniş olandır. Vasi | el-Vasi Dualar ve Zikirler EL-VASİ’isminin zikri (137) adettir. Zikir saati Ay, zikir günü Pazartesi’dir. Pazartesi ay saati, sabah güneş doğarken ıe ikindi na­mazı sonrasıdır. Gece okumalarında da tam gece yarısıdır. Vasi | el-Vasi esmasıyla yapılacak Dualar: Bu azametli adda Hak Teâlâ’nın kullar tarafından bilinen yayılışının ve genişliğinin sırları saklı bulunmaktadır. Bu adın anılması ile yapılması güç olan bütün olaylar kolaylıkla yapılır ve zorluklar çözülür. Bu ad ayrıca anan kimseleri darlıktan kurtarıp, bolluğa ulaştırır. Bu adın harflerinden yaratılmış olan hizmet meleği (Talhaiyail)dir. Emri altında 4 komutan melek, onların emirleri altında da (137) melek bulunmaktadır ve bu (137) er melek bulunuyor. El Vasi’ adını devamlı zikreden kimseye adın meleği hemen iner ve dileğini yerine getirir. Vasi | el-Vasi esmasıyla yapılacak Dualar: “Yâ Vasi’ ente-llezi vesia mülkeke
Din İslam
SABAHATTİN ALİ'DEN "KAĞNI"
Hikâye, “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Ark başında Sarı Mehmet’i vurdu” cümlesiyle başlar; yâni tam bir gazeteci üslûbu… Hüseyin’in babası Mevlüt Ağa’dır, Sarı Mehmet’in ise bir tek anası vardır. Mevlüt Ağa’nın yakınları bu ihtiyar kadını “dâvacı” olmaması, olayı “candarma”ya iletmemesi ve oğlunu eceliyle ölmüş gibi gömmesi için baskı altına alıp, iknâ ederler. Çünkü onu “bundan sonra Mevlüt Ağa” kollayacaktır. Hâdise kapatılır, eceliyle ölmüş gibi sükûnetle ölü yıkanır ve gömülür. Bunun karşılığında Mevlüt Ağa, Sarı Mehmet’in anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekâğıdı şeker yollar. Savrukların Hüseyin’le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirir ve bir ay kadar sonra köye vilayetten iki süvari candarma gelir. İkindi üstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle birlikte Mehmet’in ölüsünü çıkartırlar. Ancak aradan bir ay geçtiği için ölü şiddetle kokmaktadır, herkes beş-on adım geri çekilir. Mehmet’in anasını çağırarak: “Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin… Doktor muayene edecek!” derler. Kadın kağnısını koşar, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sarıp, gece olduktan sonra yalnız başına yola koyulur. Kağnıdan yayılan koku ile sersemleyen, sendeleye sendeleye yürüyen altmışlık kadın, bazen birdenbire hızlanan öküzlere yetişmeye çabalarken, ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başlar ve düşer. “Yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömülür.” Kağnı ise, “taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkartarak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak ağır ağır” ilerler. (Sabahattin Ali,
Sabhattin Ali
❝Türkler kardeşimdir❞ diyerek İngilizlerin tüm tekliflerini reddedip her daim yanımızda yer alan Çöl Aslanı Uceymî Sâdûn Paşa Uceymî Sâdûn Paşa, asıl adıyla Uceymî bin Sâdûn bin Mansûr bin Râşid bin Sâmer es-Sâdûn (1883, Nasıriye – 29 Ekim 1960, Ankara), Arap kökenli Osmanlı ve daha sonra Türk aşîret lideri, süvâri kumandanı ve şeyhidir. Irak ile Kuveyt’in en büyük kabilelerinden biri olan el-Müntefik’in emiri olarak tanınmıştır. Osmanlı Devleti’ne ve sonrasında Ankara Hükûmeti’ne bağlılığıyla öne çıkan nadir Arap kabile reislerinden biri kabul edilir. Bu sebeple “Irak Şeyhlerinin Şeyhi”, “Çöl Aslanı” unvanlarıyla anılmıştır. Birinci Dünya Harbi döneminde Irak cephesinde faaliyet gösteren Uceymî Bey’in emrinde, Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın 12 Ocak 1915 tarihli raporuna göre 7.359 süvâri ile 920 piyâde bulunuyordu. Irak’taki önemli kabile liderleri, yeniden Osmanlı yönetimiyle irtibat kurma taleplerini Uceymî Paşa aracılığıyla Ankara Hükûmeti’ne iletti. Bu kapsamda askerî destek, mühimmat ve maddî yardım talebinde bulunuldu. Teklifin kabul edilmesi üzerine 20 Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi tarafından iki dağ topu, iki makineli tüfek, yeterli miktarda cephâne, 400 ila 600 arasında büyük kalibre sürgülü mavzer tüfeği ve 10 bin altın lira sağlandı. Ayrıca danışmanlık göreviyle bazı subaylar da bölgeye gönderildi. Bunun ardından Uceymî Paşa, Aneze Aşîreti lideri Hacim Paşa’yı Arappınar’daki Fransız birliklerine karşı harekete geçirdi. Millî Mücâdele’nin ardından Uceymî Paşa önce Mardin’e, ardından 1927 yılında Antep’e yerleşti. Yaklaşık 4 bin kişilik kabilesiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçti.
Hayata Dair
Reklam
Reklam