Jane Eyre, 19.yüzyıl Kraliçe Victoria Döneminde yazılmış otobiyografik bir roman. (Jane Eyre: an autobiography) Charlotte Bronte üç kız kardeşin (anne ve Emily) en öne çıkanı. Bu romanı dönemin kadın yazarlarının neredeyse hepsinin yaptığı gibi pseudonym (lakap) / Currer Bell adıyla yayınlıyor. 1847’de ilk yayınlandığında büyük ilgi görüyor, yazarı romantik yazarların en büyüklerinin basamağına taşıyor ve şimdi de bir İngiliz klasiği olarak sayılıyor.
Ben okumaya çok geç kalmış olduğumu fark ettim, keşke Jane ile önceden tanışabilseydim.
Öksüz ve yetim 10 yaşında bir kız karşılıyor bizi romanı okumaya başlayınca. Amcasının yengesine emanet ettiği, onun ruhunu karartan Reedlerin Gateshead Konağı’nda başlıyor kendinden bahsetmeye. Sonra her Bildungsroman gibi kahramanımızın başlangıç noktasından farklı yerlere yolculuğuyla kendi yaşamının basamaklarını birer birer tırmandığını görüyoruz. Başta Jane biraz sabırsız, oldukça dobra - damarına basılırsa ve çok da güzel bir kız değilmiş gibi tanıtılıyor bize. Zamanla onun değişimini okuyoruz romanda. Okula gidiyor, Fransızca öğreniyor; zor hava koşullarına, okulun kötü yemeklerine, hayata katlanıyor; gün geldiğinde bir mürebbiye oluyor - tıpkı Bronte kardeşler gibi - ve yeni bir yaşama başlıyor. Aşık oluyor, seviyor, kendini kontrol edebiliyor. Sanırım bu yanı benim en çok hoşuma giden yanı Jane’nin: ne kadar sevse de, ne kadar özlese de kendini dizginleyebiliyor, zamanını bekliyor. Sabırlı da. Bir insana zaman tanıyabiliyor, onlar hakkında fikir sahibi oluyor. Bu bilgiler bazen doğru bazen yanlış olsa da, onunla büyüdüğümü hissettim. Jane roman boyunca güçlü, bağımsız bir kadın olacağının sinyallerini bolca veriyor: kuş, kafes örneği / Edward’a denk hatta ondan üstün olduğunu söylemesi vs.
Roman ayrıca gotik elementler de