Dilber söylemeliydi. Fakat kime söylemeli? Nehir merhametsiz, ağaçlar hissiz, bulutların arasında büsbütün kurtulmaya çalışarak çalışarak ışık yayan ay kayıtsız. Ruhu yükseldikçe vücudu düşüyordu. Şimşek gibi ani olarak geçen bir zaman içinde Nil'in o soğuk, öldürücü girdabında doğanın seması gibi saf, sevgi gibi masum olan Dilber birkaç kere derinliğe doğru çekildikten sonra artık yüzeye çıkmıştı...
Vakit gece, hava karanlık, matemli sıkıntılı kalemim gönlüm gibi bitkin bir şekilde tiftik ve sönük bir alevle yanmakta olan mamul şu sayfaya vuran donuk ışığı içinde birtakım siyah ve sekteri izler bırakmakta. Şu satırlar geçmişi mutluluğunu gölgesi olmuş olsa ah! Ümitsiz düşüncem gibi sisli bir hava arkasından bir yıldızı görüyorum ki ara sıra göz kırpmakta ve sanki üzüntünün ağırlığı ile bitkin düşen gönlüm yavaş yavaş bir sonsuzluk uykusunu hazırlanmaktadır.
Kalemim yok vermiyorlar, kalem yerine paslı bir çivi kullanıyorum. Bacanın kurumları da mürekkep yerine geçiyor. Bugün zindana atılalı, tam 10 yıl oldu...
Peki, kim kurtaracak beni var olmaktan? Ne ölümdür istediğim, ne de hayat: Sıkıntılarla kuşatılmış arzularımın derinlerinde, ulaşılmaz bir mağaranın dibinde olduğu düşlenen bir elmas gibi parlayan o öteki şey...