Anlatıcı ölü bedeni kaybetmekten endişe eder. ‘Yarın götürecekler onu ve ben nasıl yalnız kalacağım?’ Benzer cümleleri anlatıcı öyküsü bittiğinde de söyleyecektir. Ölen mürebbiyeye rehinci sempati duymakta, ölü bedeni sevmektedir.
‘Onun küçücük pabuçları karyolasının önünde duruyor, onun kalkmasını bekliyorlar sanki… Hayır, gerçekten yarın sabah onu götürdüklerinde ne yapacağım ben?’
Benzer bir ölü sevicilik Budala romanında Prens Mişkin’in Nastasya Filipovna’nın ölü bedeni önünde beklediği sahnede de karşımıza çıkacaktır. Ölü seviciler geçmişin anılarıyla yaşarlar, bugün ise geçmişte yaptıkları hatalardan ötürü pişmanlık ve suçluluk duyarlar.
Peki, kim kurtaracak beni var olmaktan? Ne ölümdür istediğim, ne de hayat: Sıkıntılarla kuşatılmış arzularımın derinlerinde, ulaşılmaz bir mağaranın dibinde olduğu düşlenen bir elmas gibi parlayan o öteki şey...