orta çağ'dan kalma bir iran hikâyesi şöyledir: "bir vezir, genç ve sağlıklı olmasına rağmen, bir sabah bağdat pazarında kötü giyimli ve bir deri bir kemik kalmış ecel ile karşılaşınca irkilir, çünkü ölüm ona el sallamıştır. vezir halifesini bulmaya gider, ona bu korkunç davetten kaçmak için tez vakitte semerkant şehrine gideceğini söyler. halife kabul eder, adam da dörtnala yola çıkar. buna anlam veremeyen halife yine de ecel'i huzuruna çağırır, ona hayatının baharındaki yiğit vezirini bağdat pazarında neden tehdit ettiğini sorar. ölüm cevap verir: "onu tehdit etmiyordum ki sadece el salladım! ona erken rastladım. Bağdat'ta bir pazarın ortasındaydı. Bu beni şaşırttı çünkü biz bu akşam semerkant'ta buluşuyoruz.
malları mülkleri artsın diye, hoşlanmadıkları , hiçbir zaman da hoşlanamayacakları insanlarla, yani aptallar ve rezillerle evleniyorlar. Bunu yapanlar deli sayılmak istemiyorlarsa, iki şeyden birini açıklamaları gerekir: Ya sevecenlikle dolu dostlukların en hoş yanlarını tadamadıklarını: ya da çoğunlukla benimsenen boş, belli belirsiz ve akılsız gelenekler uğruna, duyabilecekleri en büyük mutluluktan vazgeçtiklerini. Bu çeşit gelenekler ise, temelini de gücünü de insanların budalalığından alır."
Kıskançlık nasıl olsa kötü bir hırstır; ama kıskandığımız insanı hor görünce, kıskançlığın acısı büsbütün artar. Üstelik de kıskandığımız ve hor gördüğümüz bir de iyilik yapmışsa bize, bu üç duygunun karışımından minnet değil, öfke çıkar.