... kişi yazınca, yalnızca her şeyi denetlemeye ve kişinin deneyimlerini düzenlemeye yarayan "ben" yabancı ve öteki olanlar kendi biçimlerine yaklaşabilsin diye denetimi elden bırakır; edebiyat da kültürü, düşünceleri, iç görüleri, duyguları, imgeleri ve görüşleri bir kişiden ötekine aktarma sistemini simgeler;
başka bir deyişle yazmak, yaratmak ve almak olduğu kadar yitirmek ve vermektir.
Kişinin anımsadığı olayın çevredeki anlara ilişmesi tuhaftır, sonuçta bu anlar akılda kalacak bir yan içermediği için olay gerçekleşmezse silinip gider. Ne var ki yaşamlarımızı bu anlarda süreriz; hatırladığımız ve kimliklerimizi çevresinde oluşturduğumuz anlar çoğunlukla istisnadır. Proust'un istemsiz anıları çok güçlü bulmasının nedeni budur; sisli bir sonbahar gününde asfaltın kokusunun veya haşlanmış uskumru ve sirkeli salatalık sandviçinin tadının canlandırdığı anılar hiç işlemden geçmemiştir, onlarda zaman neredeyse ham olduğu gibi düşünce ve belleğin denetiminin de ötesindedir, gerçekten yaşandığı biçimi ile yaşama bağlıdır.