Mavi lâle yitik lâle, ismiyle aslında kitabın sayfaları arasında sizi neyin beklediğini biraz anlayabiliyorsunuz. Yitirilen, umutla yeniden keşfedilmeyi bekleyen ve belki, keşke bana şu şekilde baksalardı keşke varlık aynasında benim sûretimi benim ruhumu da tefehhüm etselerdi, diyen birçok varlık sizinle konuşuyor. İtiraf etmem gerekir ki uzun bir vakittir elime kağıt kalem alıp bir şeyler yazmamıştım ve yeniden bir şeyler yazma cesaretimin olacağını da sanmıyordum. Hele ki Nazan Bekiroğlu’nun bir kitabının incelemesini yazabileceğimi asla düşünmezdim. Kendi edebi diline olan saygım ve sevgimden onun kitaplarına inceleme yazmaktan imtina ediyordum. Ama ayna kırıldı hem de tiz yüksek desibelde bir çığlıkla. Ve içim paramparça, benim de atım vuruldu Rüveyda. O çığlık kalbimin çığlığıydı. Sığlaşıyoruz, incelikleri göremiyoruz, ümitsizlik tohumları saçıyoruz dört yana. Dün haftalık olarak yapmaya gayret gösterdiğimiz toplantımız için mezun olduğum fakülteye gittim her zaman ki gibi. Ancak koridorlarda alıştığımın aksine ağır bir karanlık vardı ve beni eteğimin ucundan yakaladı. Etrafta bir yere yetişmek için koşuşturan beyaz önlüklü gençler yoktu. Ve bu beyazlık silinince koridor karanlığa boğulmuştu. Toplantıda herkesin yüzünden düşen o bin parçanın kalbime saplanıp bu denli kanatacağını bilemedim. Sıra arkadaşları intihar etmişti. Karanlık koridorları aydınlatan bir beyazlık yitip gitmişti. Hem de yarından bir beklentisi olmadığı, artık yaşama sevincini yitirdiği için. Yitirilen bir ışık karanlıkta sönüvermişti ansızın, kimseler görmeden. Oysa sevdiğimiz gözümüzün nuru, ışığı değil miydi? İnsan, dedim o ân. İnsan, sevmeyince değil yalnızca, sevince de öldürüyor. Kabil’in elleri binlerce yıllık bir eldivenmiş gibi her an takılmaya hazır. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini