Suriye, Irak ve sınır hattında görev yapmış bir tabip subay olarak, “Lozan, Cumhuriyet ve İsyan” adlı eseri okurken yalnızca bir tarih kitabı değil; aynı zamanda bir devletin var olma mücadelesinin anatomisini gördüm. Sahada görev yapan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim ki; sınır yalnızca haritada çizilen bir çizgi değildir, aynı zamanda bir milletin hafızası, güvenliği ve geleceğidir. Bu kitap da tam olarak bunu anlatıyor.
Lozan Antlaşması çoğu zaman yalnızca diplomatik bir zafer olarak değerlendirilir; ancak eser, bunun çok daha ötesinde bir anlam taşıdığını ortaya koyuyor. Yazar, Cumhuriyet’in kuruluş sürecini sadece siyasi kararlarla değil, içerideki isyanlar, dış müdahaleler ve parçalanma tehditleri üzerinden ele alıyor. Özellikle doğu ve güney sınırlarımızda yaşanan kırılmaların bugün hâlâ nasıl yankı bulduğunu görmek dikkat çekici.
Bir tabip olarak savaşın ve çatışmanın en ağır yüzünü insan bedeninde ve ruhunda gördüm. Bu yüzden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki iç karışıklıkları okurken, meseleye yalnızca askerî değil insani açıdan da baktım. Her isyanın ardında yalnızca siyasi hesaplar değil; parçalanan aileler, yitirilen hayatlar ve uzun yıllar süren toplumsal travmalar vardır. Kitap bu yönüyle de okuyucuya yalnızca bilgi değil, vicdani bir muhasebe sunuyor.
Kitabın son sayfasını kapattığımda aklıma artık şehit düşen silah arkadaşlarım geldi… Birlikte görev yaptığım, aynı çayı içtiğim, aynı zorluklarda nöbet tuttuğum yol arkadaşlarım. Bazılarımız döndü, bazılarımız ise hayata tutunamadı. Nereye gidersem gideyim; kalbim ve ruhum her zaman onlarla olacak.
Mustafa Kemal Atatürk bizlere bu ülkeyi emanet ederken, aslında yalnızca bir toprak parçasını değil; uğruna fedakârlık yapılacak bir vatan, korunacak bir onur ve gelecek nesillere bırakılacak bir