Ödüllü bir yazardan kitabın kolay bir türü olmadığı ve onu kendisinin icat etmesi gerektiğini söylüyor. Babam bahçıvandı şimdi bir bahçe diyerek, yaşamını bahçesine adamış olan babasının omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir atlas gibi gördüğünü, hissettiklerini yalın bir dille, samimiyetle, etkileyici bir dille anlatmış.
Babası için bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Çünkü o her şeyin ötesinde, her yeri bir bahçeye, her evi de bir yuvaya dönüştürmeyi başarırmıştır.
“Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun kelimeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu) - yapılacak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi.” Babasının ölümüyle onu çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olup olmadığını sorgulayan, derin düşüncelere inen ve uzun zamandır aklına gelmeyen şeylerin yeni yeni uyandığı oluyordur. En çok düşündüklerinden birisi de, babasının ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kafadar aptalca olduğunu söylediğini duyması, onlara öğretilenin bu olması, duygularını gösterememek, katı olmak, bunu en sonunda hafir geveleyerek babasının söylemesiymiş… Bu küçük bir pişmanlık beyanı gibi babasının ağzından dökülmesi aklında yer etmişti. Görünüşe göre her ölümden sonra, her doğumdan sonra olduğu gibi, dünya yeniden başlıyor anlatıcı için. Babasından öncesi ve babasından sonrası… Yalnızlık kavramını daha fazla sorgulayan anlatıcı için yalnızlık öyle sert ve kırılgan hale geliyor ki, kurumuş bir kurabiye gibi, yutmak mümkün değil, diye tabir ediyor.
“Kimse tamamlanmış bulmaca saklamaz, onları çözüp atarsınız. Ama bunların benim için özel bir değeri var. Onun ölümünden iki gün öncesine ait el yazısına