Şeker Portakalı, hayatın kendisinden damıtılmış bilgileri okuyucularına aktararak onları büyüleyen etkileyici bir anlatıma sahip. Zezé'nin çocukluğu, duygusal yoksunluk olarak tanımlanan kavramın en canlı örneği. Ancak romanın asıl gücü, bu eksiklikleri dramatize etmekten ziyade, insan ruhunun anlam yaratma kapasitesini ortaya koymasında saklı. Zezé'nin şeker portakalıyla olan bağı, ona bir nesne aracılığıyla dünyayı yeniden inşa etme, acıyı bir sembole dönüştürme ve yalnızlığı diyaloğa çevirme olanağı veriyor.
Eser, hayatın sadece düşünceyle değil, aynı zamanda sevgi, şefkat ve değer görme ihtiyacıyla da beslendiğini sessizce ifade ediyor; bunlar eksik olduğunda insanlar kimliklerini yitiriyorlar. Zezé'nin yaşadıkları, hayatın görünmeyen dersi niteliğinde. Yetişkinlerin katılığı, sistemin umursamazlığı ve umulmadık merhametin dönüştürücü gücü, hikayenin ahlaki özünü oluşturur.
Şeker Portakalı, masumiyetin kutsanmadığı, fakat sınandığı bir hikaye; bu nedenle, okurun iç dünyasına dokunuyor ve okunduktan sonra iz bırakıyor.