Bir varmış, bir yokmuş..Zamanın birinde; gökyüzünün billur bir sevda tülüyle örtüldüğü, her çiçeğin güneşin alnına düşen bir sadakat öpücüğüyle açtığı, bulutların ise sadece rüyaları saklamak için gökte asılı kaldığı bir diyar varmış. Bu dilsiz dağların, şarkı söyleyen nehirlerin ortasında, göğsünde ışıktan bir sır taşıyan bir prenses yaşarmış. Prensesin ruhu öyle şeffaf, öyle narinmiş ki; dünyanın tozundan habersiz, sadece yıldızların kalbe düşürdüğü serinliği emen bir ay ışığı masalı gibiymiş. Onun dünyasında kötülük, sadece rüzgarın oyun olsun diye bir yaprağı incitmesi kadar masum, karanlık ise gümüş gecelerin uykusuna daldığı ipek bir yorganmış..
Günlerden bir gün, masalın o sırmalı sessizliği yabancı bir gürültüyle bölünmüş. Diyarın kapılarından içeri, avuçlarında dış dünyanın isini, heybesinde ise yalanın o buz gibi kokusunu taşıyan bir yabancı girmiş. Bu adam, masalın o cana yakın, o dev gibi ama yumuşak kalpli kötülerine hiç benzemiyormuş. Onun bakışlarında, masalı kökünden sarsacak sinsi bir ayaz varmış. Adam, masalın dilini hiç öğrenmeden, o dokunulmaz diyarı hoyratça talan etmiş; dokunduğu her hayal kararmış, geçtiği her patika silinmiş. Ve bir sabah, arkasında yüreği çatlamış bir gökyüzü bırakıp, o gri sessizliğine geri dönmüş..
Diyar can çekişirken, prenses elleri kanayarak toplamış dökülen çieklerden kalan kırıntılarını. Gözyaşlarını göle katmış, masalın yırtılan yerlerini vefanın görünmez ipliğiyle dikmiş. Diyar ölmemiş ama artık o eski büyülü rayihasını da kaybetmiş. Bir daha o yabancı ayaz ruhlarına sızmasın diye kalplerine gümüş kilitler vurmuşlar..
Gel zaman git zaman, surların önünde bir başka adam belirmiş. Bakışları diyarın en saf pınarları gibi duruymuş ancak teninden o yabancı, o tanıdık ve zehirli koku sızıyormuş. Prensesin kalbi ürkek