Aşkta, kalp susmaya başlayıp da zihin, yeteneklerini kullanmaya başlarsa o aşk damarlarında taze bir kan yerine zehirleyici ilaçlar dolaşan bir hasta çocuğa benzer.
Sayfa 264 - Yakamoz·Kitabı okuyor
Manzum hikaye Ot’la gül
Görüp taze gülden yapılmış deste; Ot kaplı tümsegin görüp en üstte. Dedim nasıl olmuş değersiz bu ot? Güller arasında, olamaz umut! Bu sözü dinleyen ot ağlayarak, Dedi. Ey Sadi sen suçlama, bırak! Bu otun, yoksa da elbet kıymeti; Unutmaz kimseler haklı sohbeti! Bilirim rengim yok ve yoktur kokum, Ben ki o bahçede biten bir otum! Ben de Allah'ımın kuluyum elbet, Onun rahmetinden almışım nimet! Yakınlığa sebep ibadetim yok, Fakat Allah'ımın merhameti çok. Kuluna Rabbiniz sunar çareyi, Onarır, gönlünde mevcut yâreyi! Köleyi bilirsin azad edenler, İçlerinden yaşlı kim varsa seçer. Yüceler yücesi, yüce Rabbimiz, Bir ihtiyar kulum beni seçiniz! Sadi! Hakka yönlen, batıla tapma;
Sayfa 123·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Türkiye, bugün de tarihiyle hesaplaşmış olmadığı için, özellikle yakın tarihin (Abdülhamid de "yakın" sayılırsa!) birçok sayfası böyle taze bir kavganın konusu oluyor. Hesaplaşılmayan tarih, tarih olamıyor, hortlak oluyor. Aramızda, zincirlerini şakırdatarak varolmaya devam ediyor. Abdülhamid de bu hortlaklardan biri. II. Mahmud'dan Cumhuriyet'e uzanan çizgide onun kadar akıllı ve kişilikli bir padişah çıkmadığı için, ötekilerini ebedi istirahatgählarına tevdi ettik, Abdülhamid'i bir türlü gömemiyoruz.
Alıntı
Arkasında baş döndüren rayihalar bırakan bir buket taze çiçekti....
Sayfa 47·Kitabı okuyor
Alıntı
Evvel zaman içinde, Bergama denilen şehrin bu­lunduğu yeşil ovanın bir köşesinde ulu bir ağaç var­mış; bu ağaç çınar, söğüt, meşe, gürgen veya ıhla­mur ağaçlarının hiç birine benzemezmiş; benzemez, çünkü hem çınar, hem de ıhlamur ağacıymış. İri gövdesinden fışkıran iki koca dal birbirine dolanır, düğüm olup kenetlendikten sonra, biri bir yana çı­nar yaprakları, öbürü öbür yana ıhlamur yaprakları salar, yayıldıkça yaydırmış. Her bahar dalları yeni özlerle beslenip şişen, yapraklarının yeşil kubbesi hışırtılı bir gölge ile toprağı serinleten bu eşi görül­medik ağacın bir masalı varmış. Bu masalı size an­latayım. Bir varmış, bir yokmuş, Philemon ile Baukis adında bir karı koca varmış. İkisi de yaşlı, çok yaş­lıymış. Bunca yıllık karı koca oldukları halde Phi­lemon ile Baukis ilk evlendikleri günkü kadar sevi­şirlermiş. Gövdelerim ağırlaştıran, yüzlerini kırış kı­rış eden yaş gönüllerinin tazeliğini almamış, sevgi­lerinin ateşini söndürmemişti. Yoksul evceğizlerin­ de mutluluk hiç solmayan bir çiçek gibi açar, serpi­lirmiş. Gündüz Philemon tarlada, Baukis ocak ba­şında çalışırlar, günlük ekmeklerini çıkarırlar, ufak varlıklarının hem efendileri, hem uşakları olup tek başlarına buyruk yaşarlarmış. Katı yürekli, para canlı adamlar çevrelerini sarmış. Ama Philemon ile Baukis komşularına aldırış etmezler, kendi ocaklarının cömert ateşinde ısınıp, sevgi ve mutlulukla do­kurlarmış ömürlerini. Günün birinde tanrılar tanrısı Zeus yüce Olym­pos dağından yeryüzüne inmeyi kurar. Oğlu kılavuz tanrı Hermes'e: «Gel şu Frigya ovasına gidelim de, ölümlü insanların nasıl yaşadıklarını bir görelim, der. Kesilen kurbanların dumanı çoktandır göğe yükselmiyor. İnsanlarda tanrı saygısı, sevgisi kalma­dı mı yoksa?» Ayakları kanatlı tanrı Hermes bu yolculuğa dünden hazırdır. İki tanrı
Sayfa 119·Kitabı okuyor
Yazgı neyse, insan da o kadardı işte.
Ben bir seyyahım ... Kimi zaman bir kuş gibi uçtum, dağları, tepeleri, uçsuz bucaksız nehirleri geçtim bir solukta. Bir katır gibi, iz bilmez, kuş konmaz sarp kayalıkları aştım. İnsan ayağı değmemiş kartal yuvalarının dibinden geçtim. Bir deve misali yayan yapıldak, ekmeksiz aşsız çölleri aşındırdım. Kimi zaman rüzgarla arkadaş oldum, sırlarımı fısıldadım en kuytu köşelerde. İçimi döktüm gizliden gizliye ... Yare söylenecek sözlerimi söyleyemedim. Çoğunu, bir bulutun sırtına yükleyip, öpüp mühürledikten sonra emanet ettim bir kuşun kanadına; belki bir bad-ı sabada(seher yeli) ulaşır diye. Yağmurlara tutundum bazen. Sabahın seherinde yollara revan oldum. Çimenlerin üzerindeki taze gözyaşlarına şahitlik ettim. Akşamları dost belledim kendime. Yalnızlığıma gömülüp, gecenin içine, bir dua yakarışıyla sığınıverdim usul usul. Ne yolum bitti ne de benim yolda olma sevdam...Ne hazindir ki, bu uğursuz çağın tanığı olmak bedbahtlığı da benim payıma düştü. Oysa seyyahlığın kaderinde güzele şahit olmak, enfes şekilde tezyin edilmiş yeryüzünü temaşa etmek, heybeni hoş latifelerle doldurmak, bilgine yenilerini katmak, dimağını canlandırmak ve tazelemek vardı. Ama olmadı işte ... Yazgı neyse, insan da o kadardı işte.
Sayfa 203 - Yeditepe Yayınevi.
Reklam
Reklam