Penelope Lively’nin Ay Kırıkları romanını bitirdikten sonra zihnimde uzun süre dolaşan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Parçalı anlatımı, zamanın düz ilerlememesi ve hatıraların bilinç akışıyla ortaya çıkması başta okuma ritmini farklılaştırsa da, romanın duygusuna girdikçe bu yapı çok anlamlı gelmeye başlıyor. Claudia’nın hastane odasında ölüme yaklaşırken hayatını yeniden gözden geçirme çabası, aslında bir insanın geçmişini nasıl hatırladığını ve kendi hikâyesini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.
Romanın en etkileyici bölümlerinden biri benim için Mısır sayfaları oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde Kahire’de yaşanan aşk, hem tarihsel gerçeklik hem de yoğun duygusal atmosfer açısından çok güçlüydü. Savaşın yarattığı belirsizlik ve geçicilik hissi, duyguları daha da yoğunlaştırıyor. Bu bölümde zamanın yavaşlaması ve anlatının daha düz bir hatta ilerlemesi, Claudia’nın hayatında gerçekten yaşadığını hissettiği bir dönemi temsil ediyor gibiydi. Büyük tarih ile kişisel kaderin iç içe geçtiğini bu bölümde daha net hissettim.
Claudia kitap bittikten sonra zihnimde şöyle bir karakter olarak kaldı: Asi ruhu, ince zekâsı ve bağımsızlığı onu güçlü kılıyor; ancak aynı özellikler onu duygusal olarak yalnızlaştırıyor ve zaman zaman yaralıyor. Soğuk ve sert görünen bu karakterin altında aslında oldukça insani ve kırılgan bir taraf var. Mısır’da yaşadığı kayıpların, özellikle kaybettiği çocuğun, kendi kızı Lisa ile kurduğu mesafeli ilişkinin arka planını oluşturduğunu düşündüm. Roman, bağımsızlık ile bağ kurma ihtiyacı arasındaki gerilimi çok gerçekçi bir şekilde hissettiriyor.
Claudia’nın kardeşi Gordon’la olan ilişkisi, savaş ortamında karşılaştığı Macaristanlı çocuk ve hayatı boyunca kurduğu farklı bağlar, insan ilişkilerinin ne kadar karmaşık ve çok katmanlı
Ay KırıklarıPenelope Lively · Everest Yayınları · 2012106 okunma
Tuğba Doğan’ın Nefaset Lokantası romanını bitirdiğimde aklımda kalan ilk şey, kitabın olaylarından çok yarattığı atmosfer oldu. Daha önce yazarın Musa’nın Uykusu kitabını okumuş ve dilini çok sevmiştim. Bu romanda da aynı edebi incelikle karşılaşmak beni şaşırtmadı.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri anlatı kurgusu. Hikâye doğrusal bir zaman çizelgesinde ilerlemiyor. Aksine, sarmal bir yapı içinde sürekli geçmişe dönüyor ve Salih’in hayatından küçük parçalar önümüze bırakılıyor. İlk başta bu parçalar yalnızca bir karakter portresi gibi görünse de roman ilerledikçe aslında hepsinin Salih’in bugünkü ruh hâlünü anlamamız için yerleştirildiğini fark ediyoruz. Okur olarak bir süre Salih’i tanıdığımızı sanıyoruz ama aslında onun yalnızlığının gerçek nedenini bilmiyoruz. Bu boşluk kitabın en güçlü gerilimini yaratıyor.
Roman boyunca Salih’in hayatına dair küçük kesitler okurken onun mesafeli, biraz kırgın ve içe kapanık bir karakter olduğunu hissediyoruz. (Her ne kadar sadece Narin ile olan anılarında renkli bir karakter olarak karşımıza çıksa da) Ancak bu duyguların kaynağı uzun süre saklı kalıyor. Yazar bunu dramatik bir açıklamayla değil, oldukça sade ve doğrudan bir şekilde, romanın sonlarına doğru ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden daha sarsıcı oluyor. Çünkü büyük bir dramatik sahne yerine, hayatın içinde sessizce biriken yalnızlıkla karşılaşıyoruz.
Nefaset Lokantası aslında büyük olayların romanı değil. Daha çok insanların iç dünyasında yavaş yavaş oluşan kırılmaların, mesafelerin ve yalnızlıkların romanı. Tuğba Doğan’ın başarısı da burada yatıyor. Gündelik hayatın içinde çok sıradan görünen duyguları, güçlü bir gözlemle ve incelikli bir dille anlatıyor. Okur olarak büyük bir hikâyenin peşinden gitmek yerine bir karakterin ruhuna yavaş yavaş yaklaşmayı
Nefaset LokantasıTuğba Doğan · Yapı Kredi Yayınları · 20192,330 okunma