Dünya telâşesi hiç bitmiyor, değil mi? Her mevsimin kendine has bir ağırlığı, her günün "yetişmesi gereken" bir gündemi var.
Hani bir söz var; "yazı var, kışı var, aceleye ne gerek var"...
Aslında bu söz, hayatın o bitmek bilmeyen koşturmacasına karşı çok zarif bir duruşu temsil ediyor. Tabiat kendi döngüsünde ağır ağır, vakti geldikçe değişirken; biz insanoğlunun her şeyi bir an evvel olup bitirme gayreti bazen sadece yorgunluk getiriyor.
Belki de ara sıra durup o meşhur "daha vakit var" felsefesine sığınmak, işe sükûnet ile yaklaşmak gerek, işler bir şekilde yoluna girer, ama kaçan huzuru geri getirmek zordur.
Dengeli olarak yazın sıcağını, kışın ayazını hakkıyla yaşamak varken, zihni hep bir sonraki adımda tutmamalı...
Sabretmek güzeldir, insan gün içinde, demli bir çay içmeyi ya da güzel bir şiir okuyarak hayatı demlemeyi alışkanlık hâline getirmeli..
Eğer koşturtan, "acele" dedirten özel bir uğraş varsa veya hayatın genel temposuna bir serzeniş varsa, hemen bir mola vermeli; o kadim "teenni" hâlini kuşanmalı, bu mola modern dünyanın aceleciliğinin en büyük panzehiri olacaktır.
Her şeyin "hız" üzerinden ölçüldüğü bir çağda, durup nefes almak neredeyse inkılabcı bir eylem gibi...
"Acele işe şeytan karışır" sözü var ya, aslında sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir psikoloji dersi... İnsan acele ettiğinde dikkati dağılır, detayları kaçırır ve en önemlisi ruhu, bedeniyle aynı hızda hareket edemez hale gelir.
Bu yoğun tempoda teenniyi elden bırakmamak için şu dengeyi kurmak kıymetli olabilir:
Bir işi hızlı yapmakla acele yapmak arasındaki farkı gözetmenin idrakıyla vakti verimli kullanmak gerekir. Hızlılık beceridir, acelecilik ise telaş.
Karar alırken veya bir eser ortaya koyarken bir an durup "demlenmesine" sakince izin vermek, sonucun çok daha