30 MAYIS 1924 - Fikriye Hanım'ın Ankara'da intiharı. Ve Mustafa Kemal'in kendisi için yazdığı şiiri: "İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den. Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden, Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden." Fikriye Hanım, Münih'ten İstanbul'a döndükten sonra, Atatürk'ün Ankara'ya gelmesine izin vermemesi üzerine kısa bir süre İstanbul'da kalmış, daha sonra Gelibolu'ya giderek, eskiden tanıdığı bir ailenin evinde bir sene kadar misafir edilmiştir. Ancak 1924 yılı mayısının sonlarında, başkasına ait bir nüfus cüzdanını kullanarak Gelibolu'dan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya gelmeyi başarmış, 30 Mayıs günü Atatürk'le görüşmek üzere Çankaya'ya gitmişti. Köşke varışında bu arzusunun yerine getirilemeyeceği kendisine söylenildiği zaman, geri dönmek üzere -beklemekte olan- payton'a binmiş, payton'da, yanında taşıdığı tabanca ile intihar etmiştir. Fikriye Hanım’ın intiharı Latife Hanım biz gençlere diyor ki: “ATATÜRK, MİLLETİNİ ÇOK AMA PEK ÇOK SEVİYORDU. HAYATINI TÜRK MİLLETİNE ADAMIŞTI. SEVİLMEYİ DE AYNI DERECEDE İSTİYORDU. SİZ GENÇLER, O’NU SEVMEK, O’NU SEVDİRMEK İÇİN MÜTEMADİYEN O’NDAN BAHSEDİNİZ, O’NA DAİR YAZINIZ.” FİKRİYE HANIM’IN İNTİHARINI ATATÜRK’ÜN ENİŞTESİ MUSTAFA MECDİ BEY’İN HATIRATINDAN DİNLEYECEĞİZ: —“ Benim bildiğim ve gördüğüme göre, ATATÜRK ‘ün şahsi sebeplerde en çok üzüldüğü, müteessir olduğu olay, FİKRİYE ‘nin intihar edişidir. Bizim ailece FİKRİYE dediğimiz bu çok güzel hanım, ATATÜRK ‘ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olmak dolayısıyla, bilhassa ZÜBEYDE Hanım’ı sık sık ziyarete gelir, AKARETLER ‘deki evimizde günlerce misafir kalır ve bu arada MUSTAFA KEMAL PAŞA ’yı da bir ağabey gibi sever, sayar, her hizmetinde bulunurdu. Hele nikâhlanarak birlikte gittiği bir MISIR ‘lı ile harem
Kabirlerde ne var
Dini Felsefi Sohbetler Onun gözünde gördüğüm hayali damlalar benim gö-zümde hakikat şeklini aldı. Kabrinin yanına oturdum. Bu esnada bir çok hallerin, bir çok fikirlerin zebûnu ol-dum. Aradan yarım saat geçti. Üzüntüm biraz hafiflədi. Kabristana. koyu servilerin koruyucu gölgesine sığınan o yokluğu haber veren sahaya, canlıca bir nazar fırlat-tım ne olursa olsun dedim. Merak gidermek için bütün mezarları açtım. Ne göreyim? Asli bütünlüğüne halel gelmeksizin kafes halinde uzanmış vücutlar, dağılmış kemikler, yeni kokmağa başlamış bedenler, onlardan sızan muhtelif mayilerle rengarenk olmuş kefenler, masum ço-cuklar, hevesini alamamış gençler, çökmüş ihtiyarlar, anasına hasret giden evlatlar, evladına doymadan hayata veda eden analar, canından sökülen son hasretli bakışı servet ve sâmânında çakılıp kalan zenginler, belâ zindanından kurtulmuş gibi kabre can atan fakirler, sabahleyin zevk ve safalarıyla meşgul iken, öğleden sonra kendilerini orada bulan bîçareler! Mahşerin bir örneği olan bu ölüler sergisini görünce dehşet içinde kaldım. Bu manzaradan hasıl olan teessür beni epeyce sarstı. Fani cesetleri tamamen çürümüş olan-lar tabii bu hesabtan hariç idi. Bir avuç toprakta bin vücudun dağılmış hissesi olduğunu düşündüm. Kabristanın kenarından doğru yola çıktım. Kendi kendime diyordum ki: Kabristan ne büyük ibret dershanesidir. Onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü, en güzel konuşan hatiplerin belâgatlarından daha tesirlidir. Sihirli ifadeleriyle insanlar üzerinde istedikleri gibi tasarruf icra eden büyük hatipler (Büleğā), taşların konuşan lisanı karşısında sessiz taş gibi kalır. Evet! Hayatın coşkun nehri insanların bütün amel ve ihtiraslarını sürükleye sürükleye, nihayet, şu zifiri karanlık çukurlara tıkıyor. Ölüm, o amansız trajedi tûl-i emel (Tükenmez hırs ve arzu) denilen
Edebiyat
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Hayat üzerine
Geçip giden bir gölgeye teessür edilir mi hakikaten? Bazen avuçlarımızdan süzülenlere, hevesimizi kursağımızda bırakan o yarım kalmışlıklara yanıyoruz. "İşte bu sefer başka" diyerek açtığımız o gönül kapısından, gün geliyor hiç tanımadığımız bir yabancı çıkıp gidiyor. İnsanoğlu bu; noksandır, yanıltır, yarı yolda bırakır. Kanmamak gerekirdi belki o maskelere ama biz içimizdeki o pürüzsüz niyetle sevdik, inandık. O yüzden aynaya bakıp kendine kızmamalı insan. Suç, o ince ruhu taşıyamayan kalplerdedir; o güzelliği görende değil. Sonra o ilahi teselli yetişiyor imdada, göğsümüzdeki o ağır sızıyı dindiren muazzam bir ölçü düşüyor önümüze: "Olur ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez ama o sizin için hayırlıdır; yine olur ki, bir şey sizin hoşunuza gider ama o sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) İşte burası sözün bittiği, rızanın başladığı yerdir. Emin ol; eğer o giden, o biten, o bir türlü oldurulamayan hikâye senin için gerçekten hayırlı olsaydı, ne yapar eder hayatının başköşesinde kalırdı. Nasibinde olan, dağları aşar yine gelir seni bulurdu. Kalmadıysa, çekip gitmeyi yahut hiç başlamamayı seçtiyse, O'nun mutlak bir bildiği vardır. Bizi boğulacağımız o bulanık sulardan esirgeyene, göremediğimiz uçsuz bucaksız denizleri görene sığınmak gerek. Velhasıl; konuşulacak söz çok, deşilecek yara derindir aslında. Anlatsak satırlar, dökülsek sayfalar sürer. Ancak biliriz ki delikanlı adamın lügatinde vedalar sessiz, kabullenişler vakarlıdır. Çok laf edip sızlanmak er kişinin işi değildir. Biz olan bitene bir eyvallah çeker, bağrımıza taş basar, en içten gelen bir "Elhamdülillah" ile yürür geçeriz. Nasıl olsa Allah büyük...
ÖĞRENELİM
Teessüf (تأسف): Üzülerek (Pişmanlık duyarak öğrenme) Teessür (تأثر): Etkilenerek (Duygusal izlenimle öğrenme) Teellüm (تألم): Acı duyarak (Izdırap çekerek öğrenme) Tefekkür (تفكر): Düşünerek (Derin zihinsel süreçle öğrenme) Tecessüs (تجسس): Sinsice (Merakla, gizlice araştırarak öğrenme) Tekellüm (تكلم): Konuşarak (Sözlü ifade yoluyla öğrenme) Tekerrür (تكرر): Tekrar ederek (Yineleme yoluyla öğrenme) Teallüm (تعلم): Eğitim görerek (Sistematik bir ders/öğretmen yoluyla öğrenme)
1000k
3 Mayıs Türkçüler günüdür... Bu günü anlamadığınızı, anlamak istemediğinizi bu kadar faş etmeyin. Kimisi Atsız fotoğrafını arka planda uydurma bayraklarla paylaşıyor, kimisi sanki bu dava Atsız'ın nezdinde başlamamış gibi ölüden farksız genel başkanının milliyetçiler günü söylemiyle bunu yapıyor. Tehdit edip, peşime adam takmayacaksanız acı ama gerçek bir şey söyleyeyim mi? Kendi davasının cahili eskiden yalnızca solculardı. Marksın temel teorilerini bilmeden komünist geçinirlerdi. Şimdi o koyu taassup, karanlık cehalet size geçti. İzmir Ülkü Ocağı Başkanı Türk Dünyası köşesi oluşturuyor, Toganın fotoğrafının ardına Kırım bayrağı koyduruyor. Zeki Velidi Togan'ın Başkurt olduğunu bile bilmiyor bu adamlar. ​3 Mayıs, bir "kutlama" günü değil, Türk milliyetçiliğinin sivil ve fikrî bir direnişle rüştünü ispat ettiği bir şan günüdür. Ancak bugünkü manzaraya bakınca, bu davanın mirasçısı olduğunu iddia edenlerin, savundukları fikriyatın elifbasından bile bihaber olduklarını görmek derin bir teessür veriyor... Atsız’ın fotoğrafının altına hangi coğrafyaya veya tarihe ait olduğu belli olmayan uydurma bayraklar ekleyerek paylaşmak, ona hürmet değil, onun hayatını adadığı tarih bilincine hakarettir... Bu ayrıca dolaylı bir itiraftır da, Atsız'ın uydurma bauraklar makalesini bile okumadığınızın itirafı... Evet sözüm Azmi Karamahmutoğlu'na, o bile bunu yapıyorsa geri kalanlar ne yapmaz! Milliyetçilik her şeyden önce bir "şuur" meselesidir; fakat görüyoruz ki şuur yerini, pikselleri karışmış bir görselliğe ve içi boşaltılmış bir slogan retoriğine bırakmış... Daha vahimi, davanın köklerini unutup, 3 Mayıs’ı sanki sıradan bir takvim yaprağıymış gibi, ruhsuz "Milliyetçiler Günü" mesajlarına hapseden siyasi tavırdır. Atsız’ın ve Tabutluklar’ın çilesini görmezden gelip, davanın
Teessür; Üzüntü, hayal kırıklığı.