Günümüz insanının problemi
Teknolojiniz size her bilgiye ulaşma gücü verdi ama düşünme yeteneğinizi elinizden aldı. Bugünün insanı hiçbir şey bilmediği halde her şeyi bildiğini sanıyor. İşte en büyük tehlike ve asıl 'aptallık' budur. Çünkü hiçbir şey bilmediğini fark eden insan öğrenmeye açtır; ama her şeyi bildiğini sanan zihne yeni bir şey öğretemezsiniz.
1000Kitap
Tehlike yalnızca senin içinde. İçsel savaşlarını bitirdiğin an, yenilmez olacaksın!
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
Ve yine bu millet pek iyi biliyor ki, asıl tehlike, bu memleketin istiklâlini de, hürriyetini de, varlığını da tehdit eden bir tek ve hakiki tehlike, bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır. -Sabahattin Ali
Alıntı
TARİHTE KAYDEDİLEN İLK BİYOLOJİK SAVAŞ 1266 yılında, Kırım'daki Orda valisi Uran-Timur, Cenevizlilere Kefe'de bir ticaret merkezi kurma izni verdi - elbette, büyük bir vergi karşılığında. Koloni hızla büyüdü ve 1298 yılına kadar kendi konsülü olan Paolino Doria tarafından yönetildi. Bu aktif genişleme, Venedik ile Venedik arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşmesiyle çakıştı. 1291 yılında Mamluk sultanı El-Aşraf Halil, Akre'yi feth etti. Akre'nin düşmesiyle Venedik, doğu'daki ana ekonomik üssünü kaybetti ve geleneksel pazarlara erişimini kaybetti. Bunun yerine, kuzeye, Karadeniz'e doğru ilerlemek zorunda kaldı. XIII. yüzyılın sonunda Cenevizliler Trabzon'da sağlam bir şekilde yerleşti. Resmi bir ferman (hrizovul) ancak 1319'da yerel imparator tarafından verildi, ancak Cenevizlilerin en az 1291 yıldan beri imparatorluğun içinde olduğu biliniyordu ve ferman, zaten var olan bir koloni için düzenleniyordu. Ancak Venedik'in bölgedeki konumu hala zayıftı. O zaman, Pisa ile bir ittifak kurarak Ceneviz, Venedik'e karşı açık bir savaş başlattı (1293-1299). Savaş karışık başarılarla devam etti, ta ki 1298'de Adriyatik Denizi'ndeki Curzola adasında belirleyici bir savaş gerçekleşmedi. Ceneviz donanması, Amiral Lamba Doria komutasında, Venedik donanmasını tamamen yendi. Kayıplar Venedik için felaket oldu: 65 gemi, 9.000 ölü ve yaklaşık 7.000 esir. Bu arada, esirler arasında ünlü gezgin Marco Polo da vardı. Venedik donanma komutanı Andrea Dandolo, utanç verici bir şekilde kendini öldürdü (efsaneye göre, gemisinin direğine çarparak). 1299 baharında taraflar Milano'da bir araya geldi ve Venedik, Karadeniz'e girmemeye 30 yıl söz verdi. Ancak Venedik, güçlerini topladıktan sonra hızla verilen taahhütleri ihlal etmeye başladı. Tek bir Trabzon yeterli değildi - Venedik, Kuzey
DERRIDA VE LYOTARD: “MEKTUP” FELSEFESİ
Derrida’nın düşüncesinde mektup, hiçbir zaman bütünüyle yerinde ve zamanında değildir. Mektup yazıldığı anda gönderenden ayrılır; yola çıktığında artık kendi kaderine sahiptir. Varacağı yere ulaştığında ise yazıldığı an, gönderenin niyeti ve okurun durumu değişmiş olabilir. Bu nedenle mektup, her zaman bir gecikme, bir kayma ve bir belirsizlik taşır. Derrida’nın différance kavramı da bu gecikme ve anlam kaymasıyla ilişkilidir. Anlam, hiçbir zaman tek bir noktada sabitlenmez; ertelenir, başka bağlamlara açılır, okurla birlikte yeniden kurulur. Mektup da tam olarak böyle çalışır: Gönderilir, bekler, gecikir, ulaşır; fakat ulaştığında artık ilk yazıldığı ânın aynısı değildir. Şans ve Dans, Derrida’nın bu mektup düşüncesiyle güçlü bir ilişki kurar. Romanda mektuplar yalnızca bilgi taşıyan metinler değildir; zamanı, bekleyişi, gizemi ve eylemi taşıyan varoluşsal çağrılardır. Mektup, geçmişten gelir; fakat bugünü harekete geçirir. Derrida açısından mektubun gecikmesi tehlikeli olabilir. Gönderen artık orada olmayabilir, anlam kaybolabilir, okur mektubu başka türlü yorumlayabilir. Şans ve Dans ise bu gecikmeyi yalnızca tehlike olarak görmez. Romanda gecikme, değer kazanır. Bekleyiş, karakterleri hazırlar; zaman, mektubun anlamını azaltmaz, derinleştirir. Mektupların 2005 sonbaharında yazılması ve 2006 Ocak ayındaki “ikinci Pazar”da yerine getirilmesi, romanın zaman felsefesi açısından önemlidir. Mektup, hemen sonuç veren bir emir değildir. Gecikerek olgunlaşan, okurunu bekleten ve onu eyleme hazırlayan bir davettir. Bu yönüyle Şans ve Dans, Derrida’nın mektuptaki gecikme korkusunu ritüel fırsatına dönüştürür. Mektup geç kalmaz; doğru zamana hazırlanır. Anlam kaybolmaz; okurun hayatında yeniden beden kazanır. Lyotard’ın postmodern düşüncesinde ise “büyük anlatılar”ın