"BİZ" "ONLAR"A NASIL ANLATACAĞIZ!..
Yıllar önce bir dostum "çok beğendiğini" söyleyerek okuduğu kitabı göstermişti. Benim de kitaplara az-buçuk merakım var. Mâlûm. Okumaya başladım. Tek diyebileceğim şu: Hiçbir şey anlamadım. Abartmıyorum. Cidden hiçbir şey anlamadım. Çünkü metinde kullanılan "yeni Türkçe"ye (kurbağaca) hiçbir âşinâlığım yoktu. Oradaki "salt"lar, "ilgin"ler, "ivedi"ler, "içkin"ler kafamda hiçbir taşı yerinden oynatmıyordu. Fakat dostum "çok beğendiğini" söylemişti. Sözünde de samimiydi. O zaman Türkiye'de, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte boy verip gelişen, "iki Türkiye" olduğunu anladım. Bir "biz" vardık. Bir "onlar" vardı. Bir "bizim kelime dağarcığımız" vardı. Bir de "onların kelime dağarcığı" vardı. Muhtemelen, ben de ona Risale-i Nur'dan bir bölümü okutmak istesem, aynı reaksiyonu alacaktım. Aynı dili konuşuyorduk. Lâkin aynı dilde yazmıyorduk. Bu fark edişi yaşadıktan sonra hayatımdaki birkaç şeyi değiştirmeye karar verdim. Birincisi: Onların kitaplarını da okuyacaktım. Okumak zorundaydım. Zîra onlarla konuşmaya çalışıyordum. Hâlihazırda İslâmî kaynakları okuyanlar muhataplarım değillerdi. Onlar zaten berzahlığım gerekmeden bilgiye ulaşıyorlardı. Bana ihtiyaçları yoktu. Ben, eğer bir tebliğ dili yakalamayı amaçlıyorsam, ötekilerin diline alışacaktım. Alışmalıydım. Konuşacaktım. Konuşmalıydım. Onlarla hakikat arasında bir berzahlık oluşturmalıydım. Yapabildiğimce. Bundan kaçınamazdım. Çünkü bilgiyi taşırken kuş değil koyun olmayı bizzat mürşidim bana nasihat ediyordu. Bu nasihati görmezden gelemezdim. Koyun dediğin aynı zamanda yediğinin berzahıydı. Otu alıp süte çevirirdi. Kuş berzahlık yapmıyordu. Yediğini yediriyordu. İkincisi: Yazım dilimi değiştirdim. En azından elverdiğince denedim. Zorladım. Bunu yaparken "Osmanlıca kelimeleri kullanmayı büsbütün bıraktım"
geçmişi düşünmek güzeldir bazen ,andan çekip birden alır seni, kurtarıcı gibi,çünkü umursamazsın anını,kanatlarını açmayan kuşlar gibi açmazsın dudaklarını ,suskunluğun özgürlüğündür, zaman makinesidir kalbin, bir tesellidir eskiden biriyle geçirdiğin anlar, takılırsın bir düş kancasına,çağırırsın onu anılarından, gel dersin gel, çok zor şimdi burada yaşananlar, gülüşünü getir , çok can sıkıcı buralar, bakışını getir... yarına bakmak bazen bir avuntu olabilir dar zamanlarında,dersin şöyle bahçeli bir ev alacağım bir tepe yamacında ,yada deniz kenarında,hayvan yetiştireceğim tek başıma ,incir ağacım ,erik ağacım ,akasya ağacım olacak,sebze ekeceğim ,sonra birden hatırlarsın ne yazık ki nerede olduğunu ve sıyrılıp oradan,iç geçirirsin,düş yamasının arasına,kimse sormaz o an yüzünün gitmesini,düşmesini,hayalmerhemi dayanma gücünü artırır,antibiyotik gibi...sen bakma ,geçmişin yükleri ağır olur unut gitsin diyenlere ,nede yarın yaşanmadı aldanma ,anına bak diyene, anı yaşamak güzel de, birleştir sen tüm zamanları ,geç içinden,seç içinden,yaşa hepsinde ...
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Sakatlanmış Yaşamdan Manzaralar
Çiçeklerin üzerine düşen dehşet gölgesi algılanmadığı anda bahar dalı bile yalana dönüşür; “Ne kadar hoş!” gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur. Artık güzellik ve avuntu yoktur, korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka. Hiçbir düşünce iletişimin dışında duramaz, onu yanlış yerde, yanlış bir uzlaşma içinde dile getirmek, doğruluğunu da yok etmek olur. Gittiğim her film, bütün uyanıklığıma karşın, biraz daha aptallaştırıyor beni, biraz daha kötüleştiriyor. Kolay kaynaşma yeteneği de, bu soğuk dünyada hâlâ birbirimizle konuşabileceğimiz yanılsamasını beslemekle adaletsizliğin suç ortağı oluyor. Öylesine söylenip geçilmiş tatlı sözler ve gelişi güzel cevaplar, seslenilen kişiye verilen ödünlerle onun seslenende bir kez daha alçaltılmasına yol açarak, suskunluğun sürmesine hizmet ediyor. Tatlı sözlülüğün ve sokulganlığın içinde gizil bir boyut olarak hep varolan o habis ilke, asıl vahşetini eşitlikçi zihniyette açığa vurur. Alçakgönüllülük ve tenezzül birdir. Ezilenlerin zaaflarına ayak uydururken, aslında bu zaaflarda iktidarın önkoşulunu onaylamış ve egemenliğin uygulanabilmesi için zorunlu olan kabalığı, duyarsızlığı ve şiddeti kendimizde de geliştirmiş oluruz. Eğer bugün tenezzül jesti bir yana bırakılmışsa ve ortada görünen sadece uyum ve kaynaşmaysa, bunun bir tek nedeni vardır: iktidarın bu kusursuz gizlenişi, yadsıdığı sınıf ilişkisinin daha da amansızca sürmesine hizmet ediyordur. Aydın için, biraz olsun dayanışma gösterebilmenin tek yolu katı bir yalnızlıktır şimdi. Her türlü işbirliği, toplumsal katılma ve kaynaşmanın bütün insanca değeri, insanlık dışı koşullanışın sessizce onaylanmasını örten bir maskedir
Alıntı
Karşılaştık ya, tek avuntu bu..
1000Kitap
Bazen saatlerce oturup sadece düşünüyorum, ne düşündüğümü bile bilmeden. Hani bazen insanın zihnindeki o boşuk anında, dalıp düşünecek tek bir şeyi dahi olmaz ama yine de düşünür. Belki de böyle saatlerde düşünmemeyi düşünmek için düşünüyorumdur, bilemiyorum. Zihnimdeki büyük kütüphane o kadar dağınık, o kadar tozlu ki çömelip zihnimin ağırlığının nereye kadar ilerleyeceğini izliyorum. Aslında bakarsanız içimde hiç susmayan anlamsız fırtınanın da, dışarıdaki doğanın büyüleyici güzelliğinin de farkındayım. Her şeyi hissediyorum, hatta bazen o denli hissediyorum ki bu kadar güzelliği hissetmeyi hak etmediğimi düşünüyorum. Eskiden küçük şeylerden bile zevk alan ruhum artık taş gibi sert, hiçbir şey hissetmiyor. Mutluluk, acı, hüzün... Hepsi de aynı sonuca varıyor. İnsan bir şeyleri çok fazla hissedince artık bir şey hissedemiyormuş. Bunu bilmeme rağmen yine de hissetmemenin bile en büyük hissiyat olduğunu düşünürdüm ama artık bu avuntu bile benim için yetersiz kalıyor. Uzun zaman önce kayda değer gördüğüm bir insan vardı, o da bir zamanlar bu boşluktaki anlamsızlıktaydı. Bir ara oturup bu yollardan geçerken nasıl mücadele ettiği üzerine uzun uzun konuştuk ve aslında bu tüm duyguların insanı yavaşça bir döngünün çarkına götürdüğünü fark ettik. Ruhsal olarak çöküşün son evresine. Burada insan, elleriyle oluşturduğu hapishaneye kendisini mahkûm ediyor. Bu yüzden oluşturulan her hücre kendince farklı oluyor, bu nedenle birçok kişi de bu karanlık yolda mantıklı düşünemiyor. Bahsettiğim kişi inşa ettiği hapishaneyi aşmayı başarmıştı. Çünkü onun yaşama tutunmak için güçlü bir sebebi vardı. Tabii bu oluşturduğunuz hücreyi aşmak için yeterli değil. Zihinsel olarak da güçlü bir iradeye sahip olmanız gerekiyor. Geçenlerde yine bu tarz bir sohbette dönüp bana dedi ki: Umarım o
Duygu ve Düşünce
Seht görmüyormusun haaa ? tek tek bütün sıradan avuntu dolgularım ile tatmin olamıyorum ... ve sus ve hiç bir deme bana ! Ne olur yapma bunu !
1000Kitap