İslam toplumu, "ümmet" ve "ailesel alan" olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Ümmet, kamusal güç ve iktidarın varolduğu erkek alanıdır, aile ise, kadının ve cinselliğin alanı. Burada kamusal iktidar söz konusu olmamakla birlikte, cinsiyete dayalı katı bir ayırım ve hiyerarşi vardır. İslam toplumu, iki cins ve iki alan arasında iletişimi ve etkileşimi mümkün olduğunca engelleyecek kurumlar İçinde yapılandırılmıştır. Etkileşimin zorunlu olduğu üreme gibi bir alanda ise, gene iki cins arasında yakınlığı önlemeye yönelik bir dizi mekanizma (örneğin erkeğin çokeşliliği ve karısını boşama kolaylığı) getirilmiştir. Ayrıca cinselliğin ve aileye ilişkin düzenlemelerin Kuran'da yer almasının, İslam ailesinin hukuksal ve ideolojik tarihini ve cinsler arası ilişkileri belirlemiş ve onlara belli bir değişmezlik kazandırmış olması, gene İslamiyet'e özgü niteliklerden biridir.
Bu aile yapısının hüküm sürdüğü toplumda, katı bir onur/namus kavramı vardır, bireysel onur (ki bu esas olarak erkeğin onurudur, çünkü ümmetin korunmasından ve sürdürülmesinden, iktidarla ilişkisi dolayısıyla, esas olarak o sorumludur) ile topluluğun onurunun ve normlarının korunması sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. Müslüman erkek, İslami cemaatin düzenini ve ahlakını korumakla görevli bir bekçi konumundadır ve o da hudutları ve eşikleri korumakla görevlidir. Ahlak ise, bütün ataerkil toplumlarda gördüğümüz gibi, kadının ve onun bedeninin denetlenmesiyle korunur.
Gazali'nin, erkeklerin kesinlikle uzak durması gereken kadının tipi, olarak şadaka, yani çok konuşan kadını örnek göstermesi ile Eski Yunan'daki "en iyi kadın, ortalıkta en az görünen kadındır" anlayışı arasında fark yoktur. Ayrıca, Batı geleneği, "çok konuşan" kadınları "cadı" diye mahkûm edip yakmasıyla, bu noktada, İslam toplumlarına gerçekten "fark atar"