Öyle bir seneydi ki, karanlık günleri kadar aydınlık insanlarla ve anlamlarla doluydu. Hayatımın göçebe evresinin bitmesine çok az bir süre kaldı ve bu kapanış beni biraz biraz üzüyor. Çünkü çok şanslıyım ve senelerdir hayatımın bu düzenini aslında çok seviyorum. Çok çabaladım, yetmek yetişmek için, kendimi çok konuda donanım sahibi yapmak için yaşadım ve göçebe evrem bitsede hala tek bir hayat kimliği aldığım yaşama geçmeyeceğim, denemek istediğim veya fırsat verilen bir sürü kariyer var ve hepsi tat verecek yeni bir kimlik aslında. Artık tamamlanmış hissettiğim veya heyecanımı kaybettiğim noktada yer değiştireceğim bir göçebelik. Aslında bu yüzleşmelerin hepsini karanlık nisan ayından sonra, kendime dönmüşken kendi kendime çözümsedim. Mesela yardım veya destek almayı öğrenen ben aylardır arkadaşlarımdan kaçtım ve farkettim ki kaçma sebebim güvenmemek değil, hayatımın en zor durumunda bu yükü hiç kimseye vermek istemedim. Bu aslında hem bildiğim kolay yoldu, hemde kıyamadım bu yük için kimseye. Çok şükür o sağlık sıkıntısı da geçti mi, geçti. Hayatımdaki insanlara ve verilen şansa şükrettim mi evet, dayandım dayandım ama geçen hafta bir anda hastalandım. Artık bir yerlerden çıkacaktı ama farketmedim ilk başta, ki iyi ki böyle olmuş hiç durmazdım. Hissetmiş gibi sadece hayatımın değişim dönemi için 1 temmuz dedim, ayarlamalarımı böyle yaptım. Geçen cuma bir kaç saatlik boşluğumda sahaya çıktım, o sırada o sıcakta arabada klima altında ödev yapmak çok çekici geldi. Bir 4 saate yakın yemek dışında arabadan inmedim, haliyle klimayı da kapatmadık. Akşam iş sonrası sevdiklerimden biriyle bir şarap akşamı yaptıktan sonra ufak ufak sinyal vermeye başladı vücudum. Halsizlikten kıvrandım, ki dayamamadığım en büyük ağrıdır grip ağrısı. Yerimde durmadım ama çözdüm kafamda, benim
Çocuklar Neden Yapay Zekâya Dert Anlatıyor?
🙍‍♂️Çocuklar yapay zekâ sohbet robotlarını arkadaş olarak görüyor, onlara duygusal yakınlık geliştiriyor, kendine zarar verme gibi tehlikeli davranışları normalleştiren sohbet veya terapi botlarıyla saatler geçiriyorlar. Çocukların çatışma çözme, psikolojik dayanıklılık, empati gibi becerileri kazandığı gelişimsel dönemlerinde, yapay zekâ dünyası giderek gerçek insan etkileşiminin yerini alıyor. Bazı köşe yazılarını bir kez okur geçerim. Gazeteleri kâğıttan okuduğumuz, dijital dönüşüm öncesinde klasik habercilik reflekslerinin son güçlü dönemi olan o güzel yıllarda, Radikal ve Referans’taki bazı köşe yazılarını ise kesip dosyaladığım olmuştur. Dönüp dönüp yeniden okuyayım diye… Geçen gün Financial Times’tan Simon Kuper’in Gazete Oksijen’de Türkçe çevirisiyle yayımlanan bir köşe yazısı (“Ebeveynlik bu muymuş?”), bende tam da o nostaljik hissi yeniden doğurdu: “Bugünkü ebeveynler telefonlara hazırlıklı. Bizim kobay jenerasyonla yaptığımız hatalardan ders aldılar. Dünya genelinde sosyal medyayı çocuklara yasaklamaya ve okullara telefon sokmamaya yönelik önlemler var. Bugünkü ebeveynleri gafil avlayan ise yapay zekâ,” diyor Kuper bu yazıda. Altını kalın kalın çizip duvara asmayı hak eden bir tespit, değil mi? Evet, yetişkinler olarak gafil avlandık. Herkes birbirine bu konuda akıl veriyor; kendi deneyimini paylaşıyor. Kimisi “modern ebeveynlik” kisvesi altında, kimisi umursamaz, kimisi aşırı korumacı, kimisi sonsuz endişeli... Çocuklar ve yapay zekâ kullanımı tartışması, çok katmanlı ve tek bir doğru cevabı olmayan bir alan. Tabletler, akıllı telefonlar ve yapay zekâ sohbet botları artık çocukların gündelik yaşantısının bir parçası. İçlerinden YouTuber’lar çıkıyor, kod yazabiliyorlar, çünkü dijital dönüşümün içine doğdular. __Bir yandan
Makale|Yazı
Reklam
Haklılıktan Dikkate: Sorumluluk, Körlük ve İnsanlık Hali Üzerine Bir Deneme Modern siyasal ve ahlâkî düşüncenin büyük bölümü adalet, özgürlük, eşitlik, haklar veya ilerleme gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar insanlığın ortak tecrübesini anlamlandırmak için güçlü araçlar sunmuş olsa da aynı zamanda yeni körlükler de üretmiştir. İnsan çoğu zaman yalnızca çıkarlarının değil, haklılıklarının da tutsağıdır. Tarih boyunca ideolojiler, dinler, uluslar, sınıflar ve hatta evrensel değerler adına yürütülen mücadelelerin ortak özelliği, kendilerini haklı görürken yarattıkları körlükleri fark etmekte zorlanmalarıdır. Bu nedenle temel soru artık yalnızca “Ne doğrudur?” değildir. Daha derindeki soru şudur: Haklı olduğumu düşündüğüm için neyi göremiyorum? Bu soru bizi adalet teorilerinden insanlık haline, ilkelerden ilişkilere ve kesinlik arayışından dikkat sorumluluğuna doğru götürür. Haklılığın Körlüğü İnsan yanlışlarından olduğu kadar haklılıklarından da etkilenir. Yanlış yaptığımızda savunmaya geçeriz; haklı olduğumuzu düşündüğümüzde ise sorgulamayı bırakırız. Bu nedenle tarihsel felaketlerin önemli bir kısmı kötülükten değil, doğruluğundan emin olmuş insanların körlüğünden doğmuştur. Her haklılık bir bakış açısı sunar; fakat aynı zamanda bir görüş alanı da oluşturur. Görüş alanı ise zorunlu olarak bir kör nokta üretir. Dolayısıyla ahlâkî mesele yalnızca doğruyu savunmak değildir. Kişi kendi doğrularının ürettiği görünmezliklerden de sorumludur. Muafiyet Arayışı İnsan zihninin en güçlü eğilimlerinden biri muafiyet arayışıdır. Bazen tarih adına konuşuruz ve sorumluluğu tarihe bırakırız. Bazen piyasa adına konuşuruz ve sorumluluğu mekanizmalara bırakırız. Bazen millet, din, devrim, ilerleme veya insanlık adına konuşuruz ve kendi payımızı görünmez
Felsefe
Spora giderken ya da dönerken kendimi sürekli o tuhaf kitapçıda bulmamı artık nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Adam dükkanı resmen hobi olarak açmış, kendi listesindeki temel kitapları okumadıysanız size hiçbir şey satmıyor, müşteri seçiyor. Üstelik bununla da kalmıyor; her defasında elime piyasada baskısı bitmiş bir kitap kitleyip 'Hadi bunu oku da gel' diye resmen ödev veriyor! İşte o kuralları aşıp, bir de üstüne verilen ödevlerle eve yeni kitaplarla dönmenin yarattığı o garip, stresli mutluluk bambaşka... Evde zaten dokunmaya fırsat bulamadığım bir sürü dünya doluyken, yanlarına sürekli yenilerinin eklenmesi bir tek beni mi strese sokuyor? Kas yapalım derken her seferinde zihinsel bir mülakattan geçip vicdan azabı yükleniyoruz, harika bir spor rutini! :)))))
1000Kitap
Çocukken ve ergenlikte Yaratanla dirençli bir ilişkideydim
Acı, uyandırmak için dürtmek gibi: Biz genelde gözü kapalı olarak doğduğumuz bu yerde bir şeyleri fark etmek için uyarılıyoruz. Odağımızı ya da yönelimlerimizi bu şekilde sağlıyoruz. Tabi öncesinde: "Allah/ kader benden nefret ediyor olmalı. Şu başıma gelenlere bak." "Lanet olsun hiçbir şey yolunda gitmiyor!" "Daha Dünyaya yeni gelmiş bir insan yavrusuyum: kötülük yapmaya vaktim bile olmamışken bu olaylar da neyin nesi?!" "Hani alma verme Dünyasıydı: sürekli iyi niyetli kaldım ve kötülüğe bile iyilikle karşılık verdim ya da hiçbir şey yapmadım. Başıma sürekli sadece kötülüğün gelmesi tam bir kandırmaca! Bozuk sistem! Yalan dolan bilgiler!" "Bu felaketler de ne, önceki hayatımda evrensel bir kaos ya da savaş çıkarıp insanları mı mağdur ettim sanki, bu ne şanssızlık?!" "Her şeyden nefret ediyorum. İyi olmak da iyi kalmak da bir halta yaramıyor. Bana fazla yüklendiğini düşünmüyor musun: kaldırabiliyor olmam sadece sürekli yük koyabileceğin anlamına mı geliyor, seni seviyordum ama artık sevmeyeceğim! Acı verip ağlatarak mı iyilik istenir, herkesi alarak mı, kimsesiz bırakarak mı?! Ne saçma iyilik anlayışı! İstemiyorum iyilik falan." "Tutunacak dal diye seni öne sürüyorlar ama bir bakıyoruz tutunma gereksinimine sebep olan sensin? Bu çok saçma. Seni seviyoruz, teşekkür ediyoruz, minnet ve saygı duyuyoruz. Hâlâ bunları bize nasıl yaşatabilirsin?! Senden nefret edenler daha kolay ve daha mutlu yaşıyor. Sen de insanlar gibi gıcık ve sinir bozucusun. Onları sen yaratmıştın değil mi? Saçma yerde ve saçma varlıklar içinde ben ne yapıyorum? Kendimi de sinir bozucu ve gıcık buluyorum. Çok iğrenç şeyler yaratmışsın. Ne gerek vardı, bana ne gerek vardı? Ben de mi iğrenç olacağım, seni barışmamak üzere küsüyorum. Cehennemde olmamla eğleniyor musun, beni burada var edip işkence
Alıntı
Friedrich Schlegel: Lucinde ve Fragmanlar
FİKİRLER 1. Felsefenin pratik kısmından daha fazlası olabilecek bir ahlakın gerekliliği ve hatta başlangıçları giderek daha açık hâle geliyor. Artık dinden bile söz ediliyor. İsis’in peçesini yırtıp gizemi açığa çıkarma zamanı geldi. Tanrıçanın görünüşüne dayanamayan kaçsın ya da yok olsun. 2. Rahip, yalnızca görünmez dünyada yaşayan ve onun için görünür olan her şeyin ancak bir alegori doğruluğu taşıdığı kimsedir. 3. Ancak sonsuzla ilişki içinde anlam ve amaç vardır; böyle bir ilişkiden yoksun olan her şey bütünüyle anlamsız ve amaçsızdır. 4. Din, kültürün her şeyi canlandıran dünya-ruhudur; felsefe, ahlak ve şiirin yanında dördüncü görünmez öğedir. Ocakta korunan ateş gibi çevresine yumuşak bir sıcaklık yayar ve ancak dışarıdan zorla müdahale edildiğinde korkunç bir yıkıma dönüşür. 5. Zihin bir şeyi ancak onu bir tohum gibi içine alıp beslediği ve çiçek ile meyveye dönüştürmesine izin verdiği ölçüde anlar. Bu nedenle ruhun toprağına, hiçbir yapaylık ve gereksiz eklemeler olmaksızın kutsal tohumlar saçın. 6. Ebedi yaşam ve görünmez dünya yalnızca Tanrı’da bulunur. Tüm ruhlar onda yaşar. O, bireyselliğin bir uçurumudur; yalnızca o sonsuzca doludur. 7. Dini özgürleştirin ve yeni bir insan ırkı doğacaktır. 8. “Din Üzerine Konuşmalar”ın yazarı şöyle der: Zihin yalnızca evreni anlayabilir. Hayal gücünü devreye sokarsanız bir Tanrı’ya ulaşırsınız. Tam da böyledir; çünkü hayal gücü insanın ilahi olanı algılama yetisidir. 9. Gerçek bir rahip her zaman sempatiyi aşan bir şey hisseder. 10. Fikirler sonsuz, bağımsız, durmaksızın hareket eden, tanrısal düşüncelerdir. 11. Mantık ancak din aracılığıyla felsefeye dönüşür; felsefeyi bilimden daha büyük kılan her şey ondan gelir. Ve sonsuz zenginlikte bir şiir yerine, dinin yokluğu bize yalnızca romanları ya da bugün sanat denilen
Felsefe
Reklam
Reklam