"Bu yaz şunları öğrendim: Sakın çamaşır ipinde kırmızı çorap bırakayım deme. Sakın bir davette son zeytini yeme. Sen sen ol, elindeki kavanozu düşürme. Geceleri kapını asla açık bırakma. Sakın salyangozları ezme. Törenlere asla geç kalma. Asla mükemmel bir planı bozma. Hiçbir zaman hakemle tartışma. Anahtarını asla bir yabancıya verme. Şifreyi asla unutma. Asla neden diye sorma. Sakın kavgada yenilme. Hiçbir zaman özür bekleme. Tel makasını hiçbir zaman yanından ayırma. Eve dönüş yolunu unutma. Yazın son gününü sakın kaçırma. İşte bu kadar." Asla Neden Diye Sorma
şair bakıyor aşağıdan gözleri siste çoraklaşmış -bir resim ki ha sepya ha siyah-beyaz- omuzları dik bir horozu andırıyor... kelimeler var süpürülmüş felan eyyam kargaşa anarşi gırla ilk kollarım yana düşüyor sonra gözlerim devriliyor ardına... kimi çömezliğe veriyor öpüşmeyi saçlarını elleriynen taramayı bunun gibi bir sürü asap bozucu işi leylek'in ömrü misali tutarsız... -bir resim ki alabildiğine üç bölük- tel tel saçlarıynan bi aşifte boy boy resimleriynen afişte geziboyluyor akşamın cırtlaklığında kimse görmezden gelse ayna durmuyor tarak yerde terlik ters külot buruşuk... bir suç mahalli gözlerinin rengi beni kaçırsak sana yakalanırız tebessüm eden yalnızca bulut kaçacak olsam dudağına saklanmam... -bir resim ki arkasında not tarih ve isim ve yer-
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
kapımı çalmanı istiyorum leyla o kadar evde yokum ki anlatamam insan insana aşık olmaz güzelim insan insanın yanında bile durmaz bak hala görmedin mi yoksa mecnunu sen sanıp çölün öpmedi mi kumunu şundandır her dem kalbe yayılan sızı neyi sevdiysek dolandı kanatarak dikenli bir tel olup seven her tarafımızı
Büyük Birader vs. Nüfus Memuru: Distopyanın Şark Kurnazlığı
George Orwell, 1984’ü yazarken muhtemelen dünyanın en kusursuz, en korkunç ve her şeyi gören totaliter kabusunu dizayn ettiğini düşünüyordu. Tek bir düğmeyle geçmişi silen, insanı hiç var olmamış gibi yok eden bir 'Düşünce Polisi' ve 'Büyük Birader' mekanizması... Her şey çok steril, çok organize ve fazla ciddiye alarak kurgulamış. Oysa dönüp Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz başyapıtına baktığımızda, Orwell’ın o milyarlarca dolarlık fütüristik gözetim simülasyonunun bizim nüfus müdürlüklerinin ve bürokrasinin karşısında nasıl tel tel döküldüğünü görüyoruz. Orwell’ın distopyasında sistem seni yok etmek için devasa bütçeler harcar, ekranlar koyar, işkenceler yapar. Bizim yerli ve milli distopyamızda ise her şey çok daha tasarruflu: Bir nüfus memurunun mürekkebi bitiyor, kayıtlara "ölesi" yazılıyor ve tebrikler artık resmen yaşamıyorsunuz ! Ama iş vergi almaya, askere çağırmaya gelince sistem bir anda dirilip kapınıza dayanıyor. Winston Smith, varlığını kanıtlamak için sisteme karşı gizli bir direniş başlatırken Yaşar Yaşamaz, devletin bizzat kendisine "Yahu vallahi yaşıyorum, bakın etimle kemiğimle buradayım" diye rüşvet vermek zorunda kalıyor. 1984’te insanı hiçe sayan teknolojik bir soğukluk vardır Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’da ise insanı çıldırtan, trajikomik bir şark kurnazlığı ve bürokratik absürtlük. Biri 'Çift-Düşün' ile zihni ele geçirir, diğeri 'Bugün git yarın gel' ile iradeyi felç eder. Kısacası Winston Smith odasındaki gizli ekrandan kaçmaya çalışadursun, bizim Yaşar hapishanede devletin ona veremediği kimliği ve insanlık onurunu buluyor. Eğer Winston bizim vergi dairesine düşseydi, sistemin o felsefi ağırlığı altında ezilmek yerine sıra beklerken can sıkıntısından varoluşsal bir aydınlanma yaşar, Büyük Birader’e de "Acelen ne, bekle Firuze"
Duygu ve Düşünce
Mayın tarlasında dolaşıp durmuşum, aşk sanıp da Herkes arkamdan bağırmış, kimseyi duymamışım Savaş filmlerinde olur ya, yaralı yaralı devam etmişim Sonuna kadar aşk ya, yanımdasın sanmışım Mayın tarlasında yürüyüp durmuşum, aşk sanıp da Tel örgülerde durmamış, bi' delikten geçmişim Her şey bana "Dur" demiş, kulağım darbe almış, duymamışım Sonuna kadar aşk ya, sadece inanmışım Koşmuşum, düşmüşüm, kalkmışım Sevişmek, sevmekten gelir, inanmışım Elimden tuttuğunda öyle bi' güvenmişim ki Bize bi' şey olmaz sanmışım (Hep sanmışım) Mayın tarlasında bir adam sevmişim, aşk sanıp da Soyunup korkusuzca, çırılçıplak kalmışım Aşk filmlerinde olur ya, işte öyle sevmişim sonunda Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça…
Trump, İsrail’in İran nükleer tesislerine tek başına saldırmasına yeşil ışık yakıyor ama araya çok tüccarca bir şerh koyuyor: "Eğer küçük çaplı olursa..." Rasyonel Analiz: Trump iki gün önce Versay'da petrol fiyatlarını düşürmek ve Hürmüz’ü açmak için İran’la bir mutabakat imzaladı. Şimdi İsrail'in İran’a topyekun, büyük bir savaş başlatacak şekilde saldırmasına izin veremez; çünkü bu durum petrolü yeniden 100 doların üzerine fırlatır ve kendi imzaladığı barış zaferini çöpe atar. Ancak İsrail sağının öfkesini dindirmek ve Wall Street’teki lobilerin gazını almak için de Tel Aviv'e adeta bir "stres atma/itibar kurtarma operasyonu" izni veriyor. Yani "Büyük bir savaş çıkarmadan, İran'ın canını acıtacak küçük bir hava akını yapacaksanız arkasındayım, ama gemiyi batıracak kadar büyük oynamayın" diyor. G7 Zirvesi’nde kameralar önünde Netanyahu'yu Lübnan'daki yıkım yüzünden sertçe eleştiren, arkada telefonda azarlayan Trump, Kanal 14’e çıktığında "İlişkimiz çok iyi, mükemmel" diyor. Bu, Amerikan iç siyasetindeki seçim finansmanı ve lobi baskısının Trump’a nasıl bir adım geri attırdığının kanıtıdır. Trump, Netanyahu’nun şahsından nefret etse veya onun politikalarını "akılsızca" bulsa bile, ABD’deki Yahudi sermayesini karşısına alarak topal ördek konumuna düşemeyeceğini çok iyi biliyor. Kameralar önünde "Bibi ile aramız müthiş" tiyatrosu oynayarak içerideki finansal ablukayı dağıtmaya çalışıyor. Lübnan saldırıları nedeniyle İsrail’e silah ambargosu iddiaları sorulduğunda "Bu konudaki söylentileri hiç duymadım" demesi, Trump’ın tipik bir inkâr ve zaman kazanma taktiğidir. Pentagon koridorlarında bu ambargonun konuşulduğunu sağır sultan bile bilirken, Trump bu topa girmeyerek hem İsrail'e açık açık mavi boncuk dağıtıyor hem de kendisini bağlayacak net bir taahhütten
1000Kitap