İSLAM’DA ÇOCUK CARİYELER Hammad b. Seleme’nin bildirdiğine göre İyas b. Muaviye (ö. 122/740), kendisiyle cinsel ilişki kurulamayacak kadar küçük yaştaki (dolayısıyla hamile kalma riski olmayan, ergenlik öncesi) bir cariye satın alan adam hakkında şöyle demiştir: “İstibra’da (iddet bekleme süresinde) bulunmadan kendisiyle ilişkiye girmesinde bir sakınca yoktur.” (Kaynak: İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Nikâh bölümü, Hadis No: 16919). Kur’an-ı Kerim’de (Mü’minûn 5-6, Nisâ 24 ve benzeri âyetler) “sahip olunan cariyeler” ile cinsel ilişkinin meşru olduğu açıkça belirtilir. Bu uygulama, erken dönem İslam toplumunda savaş esirliği, ganimet paylaşımı ve köle ticaretiyle uyumlu bir sistemin parçasıydı. Fetihler sırasında binlerce kadın ve kız çocuğu esir alınmış, cariye olarak kullanılmıştı. Bu rivayet, İslam’ın klasik fıkıh kaynaklarında çocuk yaştaki kızların bile “mal” statüsünde görüldüğünü ve cinsel kullanıma açık olduğunu belgeleyen örneklerden biridir. Köle ticareti ve savaş esirliğine dayalı bu sistem, modern insan onuru ve hakları anlayışına temelden aykırıdır. Günümüzde IŞİD gibi radikal gruplar, bu eski metinleri harfiyen yorumlayarak “cariye” uygulamalarını gerekçelendirmiş ve bu da söz konusu hükümlerin güncelliği konusunda ciddi tehlikeleri gözler önüne sermiştir. Not: İbn Ebi Şeybe, Buhari ve Müslim’in hadis hocasıdır.
Her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı
bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen çoktan biliyoruz ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için çoktan biliyoruz ve işlerimizin yolunda olduğunu ve bunun böyle süreceğini ve bunun anlamı olmadığını çoktan biliyoruz ve suçlu olduğumuzu ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu ve bunun bize yettiğini çoktan biliyoruz ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını ve ağzımızı tutmayacağımızı çoktan biliyoruz çoktan biliyoruz ve kimseye yardım edemeyeceğimizi ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini çoktan biliyoruz ve yetenekli olduğumuzu ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
Şiir
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Zoolog olan yazar çıplak maymun tanımını yaptığı insanı gerçekten bir hayvan gibi ele alarak davranışlarını tabiri caizse uzaylıya anlatır gibi çok temelden ve saf bir dille anlatıyor. Ve şahsen psikoloji okumayı seven biri olarak bu kitabı insanı anlamak isteyen herkese öneririm. Çünkü karmaşık sandığımız şeylerin o kadar basit açıkladı ki. Ben kabullendim bazı açıklamaları.
KÜLTÜREL TERMODİNAMİK: Hegemonya, Kontrol ve Maddi Sınırlar Üzerine Dokuz Eksenli Bir Analiz Robin Hood efsanesinin 12. yüzyıldan günümüze evrimini takip eden bu çalışma, muhalif kültürel figürlerin kapitalist sistem tarafından nasıl absorbe edildiğini ortaya koymaktadır. Dokuz eksenli metodoloji aracılığıyla, bu dönüşümü sadece kültür-politik değil, aynı zamanda termodinamik yasaları ile fiziksel altyapısının çelişkileri bağlamında analiz edilmektedir. Kültürel Termodinamik olarak adlandırılan bu çerçeve, Che Guevara, Malcolm X ve Marilyn Monroe gibi tarihsel figürler üzerinden test edilmiş ve evrensel bir geçerliliğe sahip olduğu gösterilmiştir. Son olarak, simülasyonun maddi sınırları ve kodlanamaz yaşamın direniş potansiyeli incelenerek, kapitalizmin kaçınılmaz fiziksel çöküşü ve insanın kuantum belirsizliği aracılığıyla direniş olanakları tartışılmıştır. GİRİŞ: "MASKENİN" TARİHİ VE "HARD WALL"IN KAÇINILMAZLIĞI Bir efsanenin tarihsel metamorfozunu incelemek, aslında o efsanenin yazıldığı dönemin güç ilişkilerini, sınıfsal kaygılarını ve egemen ideolojisini deşifre etmek demektir. Robin Hood, 12. yüzyılda sözlü anlatım geleneğiyle ortaya çıkmasından bu yana, her çağda farklı bir maske takmıştır. Ancak bu maskelerin altında, aynı bir gerçeklik yer almıştır: Muhalif enerji, sistem tarafından sürekli olarak absorbe edilmiş, estetikleştirilmiş, soyutlaştırılmış ve sonunda paraya tahvil edilmiştir. Bu makale, Robin Hood efsanesinin bu yolculuğunu takip ederken, aynı zamanda muhalif kültürel figürlerin dönüşümünün bir termodinamik yasası olduğunu iddia etmektedir. Sistemi yok edemeyeceğimiz için, hatta sistem onu her saldırısı karşısında güçlendireceği için, direncin son kapısı—paradoksal olarak—fiziksel yasalardır. Elektrik kesilir, çip krizi yaşanır, nehirler kurur.
Felsefe
Modern insanın liminal alanda kalıcı olarak yaşamayı öğrenmesi ve kimliğini sürekli inşa edilen bir süreç olarak kabul etmesi yeni bir varoluş biçimi midir? Bu soru, felsefe ve sosyolojinin bugün en çok çıkmaza girdiği ve tam da bu yüzden üzerine en çok düşünmemiz gereken varoluşsal düğüm noktasıdır. Evet, modern insanın liminal (eşik) alanda kalıcı olarak yaşamayı öğrenmesi ve kimliğini statik bir nesne değil, sürekli inşa edilen dinamik bir süreç olarak kabul etmesi fundamentally (temelden) yeni bir varoluş biçimidir. Bu durum, insanlık tarihinde "olmak" (being) paradigmasından "oluş" (becoming) paradigmasına geçişi temsil eden ontolojik bir mutasyondur. Bu yeni varoluş biçiminin dinamiklerini ve beraberinde getirdiği yeni insan modelini şu katmanlarla okuyabiliriz. Geleneksel mitolojik anlatılarda eşik, kahramanın içinden geçip bittiği, sınavını verip arkasında bıraktığı geçici bir kriz alanıydı. Kahraman suyu geçer, dönüşür ve karaya (sabit kimliğe, unvana, yuvaya) geri dönerdi. Yeni varoluş biçiminde ise su artık bir istisna ya da geçiş koridoru değil, kalıcı habitatın kendisidir. İnsan artık iki kesinlik arasındaki o dayanılmaz belirsizliğin içinde sadece asılı kalmıyor; o belirsizliğin esnek ritmine uyum sağlayarak orada kendine yeni bir yaşam inşa ediyor. Eşik artık bir tünel değil, modern insanın yerleştiği bir evdir. Eski dünyada kimlik, karadaki mülkiyet sınırları ve taşlar gibi sabitti. Odysseus için hayatta kalmayı sağlayan akışkan zekâ (mêtis), Polifemos’un mağarasında "Hiç Kimse" (Outis) adını alırken başvurulan geçici, taktiksel bir maskeden ibaretti. Kahramanın asıl amacı, kendi sabit krallık unvanını (kleos) yeniden haykırabilmekti. Yeni insan modelinde ise mêtis, geçici bir savunma mekanizması olmaktan çıkıp karakterin ana omurgası haline gelir.
Felsefe
Odysseus'u "akışkan mêtis'i olan ama kleos'a takılıp kalan adam" olarak okumak ikna edici — ama Homeros'un anlattığı kahraman aynı zamanda şunu da soruyor: Eğer kimlik tamamen akışkan olursa, eve dönülecek bir "ben" kalır mı? Odysseus on yıl boyunca gerçekten "hiç kimse" olsa — Kalypso'nun teklifini kabul edip ölümsüz kalsa, Kirke'nin adasında kalsa — İthaka'ya dönen kim olurdu? Belki de kleos, salt kibir değil, aynı zamanda sürekliliğin çapası. "Ben İthaka Kralı Odysseus'um" haykırışı bir trajik hata olduğu kadar, aynı zamanda kendini var etme ısrarı. İkisi de kendi kaderini bilmeden örer — bu doğru. Ama Oidipus'ta trajedi bilginin kendisinden doğuyor: öğrendiği an her şey çöküyor. Odysseus'ta ise tersine, bilmemek onu koruyor bir süre. Outis'i anlamadan söylüyor, ve bu farkındasızlık onu kurtarıyor. O zaman şunu sormak gerekiyor: Bu iki kahraman aynı tür "kehanet gibi yaşanan yalan" mı yaşıyor, yoksa Homeros ile Sofokles'in trajedi anlayışları temelden farklı mı? Bu yaklaşımımız, Odysseus’u sadece bencil ve kibirli bir savaşçı olmaktan çıkarıp, onu modern varoluşsal krizlerin eşiğindeki ilk edebi figür haline getiriyor. Kleos’u (şan/şöhret) salt bir ego patlaması değil, bir "süreklilik çapası" olarak tanımlamamız metnin kalbine dokunuyor. Çünkü suyun mutlak çözücülüğüne karşı direnecek katı bir şeye, bir çıpaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde kahraman denizde boğulmaz, denizin kendisi haline gelir. Odysseus eğer bütünüyle akışkan olsaydı, Calypso’nun adasındaki o cazip teklifi kabul ederdi. Tanrısal bir ölümsüzlük, yaşlanmamak ve acı çekmemek. Ama bunun bir bedeli vardı: Hikayesinin bitmesi ve adının silinmesi. Calypso’nun kelime anlamı zaten "gizleyen", "örten" demektir. O adada kalmak, ebediyen saklı kalmak, yani "Hiç Kimse" olarak donup kalmaktır. Odysseus’un
Felsefe