Şu anda, birbirine zıt iki hâkim kuruntu arasında bölünmüş durumdayız. Ya, bir Victoria dönemi toplum reformcusunun iktisatçı modeli gibi, paranın günah olduğu ve kapitalizmin lağvedilmesi gerektiği fikrine kapılıyoruz. Ya da, 1960'ların özgür aşk guruları gibi, suiistimallerini hiç düşünmeksizin piyasayı methediyoruz. Hem birey hem de toplum olarak ihtiyacımız olan, parayla daha iyi, daha akıllı ve daha dürüst bir ilişki kurmak. Kapitalizmin muhteşem üretim güçlerini, ihtiyaçlarımızın çeşitliliği ve derinliği üzerine daha kesin bir kavrayış uyarınca dizginleyen bir iktisat istiyoruz. Sanat bu yönde ilerlemek için bize bir yol gösterebilir.
Sanat, alışkanlıkları kırarak ve bizleri beğendiğimiz ya da sevdiğimiz şeyler üzerine yeniden düşünmeye davet ederek, neyin daha kıymetli olduğuna dönüp bir kez daha bakmaya ve daha yerinde değerlendirmede bulunmaya yönlendirebilir.
“İçinize yeterince uzun müddet bakarsanız, yani ne hissettiğiniz üzerine uzun uzadıya düşünür ve kendinizi bulmak için terapiden yararlanırsanız, orada esasında hiçbir şey olmadığını fark ettiğiniz an depresyon çıkagelir.”
En kişisel olan ne varsa en genel olan da odur. Öyle zamanlar oldu ki, öğrencilerimle veya çalışanlarla konuşurken ya da yazı yazarken, anlattıklarımı, sadece bana ait olan benzersiz bir tarzda ve sadece benim anlayabileceğim bir şekilde anlattığımı düşündüm. Hasta Odaklı Terapi'ye (Yayıncıların yayınlanmaya hiç mi hiç uygun görmediği kitap) yazdığım Önsöz ve "Kişiler ve Bilim" üzerine yazdığım bir makale bunun iki örneğidir. Bu örneklerde, bana son derece özel, son derece kişisel gelen ve bu yüzden de başka bir kişinin asla anlamayacağına inandığım ifadelerin, aslında pek çok insanın düşüncelerini yansıttığını gördüm. Bu nedenle her birimizin içinde yer alan en kişisel ve en nevi şahsına münhasır görünen şeylerin, paylaşıldığı ya da ifade edildikleri takdirde, başkalarının en derinlerine hitap eden unsurun ta kendisi olabileceğini fark ettim.