"YUNANCA DERSLERİ"
"Konuşabildiği zamanlar, bazen konuşmak yerine dalgın dalgın muhatabına bakardı. Sanki söylemek istediği her şeyin tam tercümesinin bakışlarıyla mümkün olacağına inanıyormuş gibi... Söz yerine gözleriyle selam verir, söz yerine gözleriyle teşekkür eder, söz yerine gözleriyle özür dilerdi. Ona göre bakışlar kadar doğrudan ve sezgisel bir temas yolu yoktu. Temas etmeden temas kurmanın neredeyse tek yolu buydu."
Bazen bir kitap, sayfaları arasında kaybolup gideceğiniz bir hikâyeden çok daha fazlasıdır. Bir şiirdir, bir terapidir, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine fısıldanan bir ilahidir. Bizleri, kaybedişin ve yalnızlığın sınırlarında, beklenmedik bir insanlık ve direniş dersine davet ediyor. İki insan arasında kurulan beklenmedik bağın hikâyesi. Han Kang, insanın insana şifa olabileceğini, dilin ve dokunmanın gücünü büyük bir hassasiyetle işliyor. Sessizlik, kayıp ve yalnızlık üzerinden geçen hikâye, hayatta olmanın özünü hatırlatıyor bizlere.
“Işığı sönen bir adamla sesini yitiren bir kadın, yeni bir dilin alfabesini birlikte yazabilir mi?”
Seul’de bir sınıfta başlıyor hikâyemiz: Genç bir kadın, tahtadaki Yunanca öğretmenini izliyor. Konuşmak istiyor, ama sesi kaybolmuş. Öğretmen ise giderek körleşen gözleriyle artık konuşulmayan bir dili, unutulmuş kelimeleri kadına aktarmaya çalışıyor. Gözlerini kaybeden adamın solan ışığı ile sesini yitiren kadının sessizliği, beklenmedik bir bağın doğmasına yol açıyor. İkisini birleştiren, geçmişte bıraktıkları, sahip oldukları ama artık geri alamayacakları her şey…
Sesini ve gözlerini yitiren bu iki insan, sessizliğin diliyle birbirine bağlanır, iletişim kurar ve birbirlerinden güç alırlar. Bu sessiz ve kırılgan ilişki, karanlıktan ışığa, sessizlikten nefese, dilden kalbe uzanan bir yolculuğa