Guy de Maupassant'an okuduğum bu ilk roman beni oldukça etkiledi. Kitapta tertemiz, iffetli büyük umutlar, düşler içinde yaşayan Jeanne'nin yerle bir olup, parçalanan, mutluluk beklentilerine, hayal kırıklıklarına tanıklık ediyoruz. Evet hayat; hayal ettiklerimiz, sandıklarımız, düşündüklerimiz değildir, aslında hayat yandığımız, yanıldığımız kadardır.
Geçelim kitaba;
Ailesinin küçük yaşlarda manastıra bıraktığı kızları Jeanne 17 yaşına gelince manastırdan alınır ve ailesinin yanına döner. Manastırda geçirdiği bomboş günleri ve düşlerle geçirdiği yalnızlığı sona ermiştir. Ailesi oldukça zengindir kızlarını almadan evvel ona bir şato hazırlamışlardır. Jeanne bu şatoda evlenmeyi düşünerek adını sıkça duyduğu aşk için sabırsızlanıyordur. Mutluluğu hayal ediyor ve umut ediyordur. Kısa zaman sonra köyün rahibi ile ailesi onu Julien adındaki yakışıklı bir beyefendi ile tanıştırdığında kendini hiç bilmediği bu heyecana çabucak kaptırır. Daha birbirlerini doğru dürüst tanımadan Jeanne, tüm saflığı, acemiliği, bilgisizliği ile ailenin de onayıyla Julien ile evlenir. O tatlı duygu ve saf heyecanlara aldanan genç kız yazık ki erkeklerin istekleri hakkında hiçbir şey bilmiyordur. Aşkın şiirsel olmayan yanını tanımıyordur. Jeanne, evlendikten sonra yanıldığını farkına varmıştır. Evliliğin hiçte öyle hayal ettiği gibi olmadığını anlamış, aşkına inandığı beyefendinin aslında yalancı, açgözlü, mala mülke, şehvete düşkün çapkın bir koca olduğunu görerek paramparça olmuştur. İki kere ihanete uğramıştır. İlk ihanete hamileyken tanık olmuş, tepki gösterip gitmek istemiş ancak çocuğu için affetmiştir. İkinci ihanete de sessizce katlanmış, bilmemezlikten gelmiştir. Artık onun için tek önemli olan şey oğludur. Bütün aşkını sevgisini oğluna vermiş, adeta onunla huzur bulmuştur. Yanından bir