Herkes mutluluğun kolay olanında huzur arar, oysa bazı sevgiler var ki, bütün zorluklarına rağmen insanı kendine yuva eder. Düzlüklerde herkes yürür. Kaderin önüne serdiği yolları takip etmek kolaydır. Başta yazılanlara ayak uydurup, güneşli günlerde el ele yürümek, ayağına taş değmeden yol almak kolaydır. İnsan bazen hiç aramadan diğer yarısını bulur; yorulmadan sever, incinmeden güvenir, zorlu yolları aşmasına gerek kalmadan huzura kavuşur. Kolay olan budur. Marifet ise zor olanda saklıdır. Taşlı yolları aşabilmekte, yol yokken yol bulabilmekte, yokuşta nefes nefese kalınca bile sevdiğinin elini bırakmamaktadır. Biz zor olanı seçtik. Senin yaranı da tanıdım, öfkeni de gördüm. En dik başlı halini de sevdim, sırf ben istiyorum diye kısılan sesini de duydum. En sert sözlerine de kulak verdim, o sözlerin arkasında saklanan sevgiyi de hissettim. Kolay olan gelmedi bize. Çok sonradan buldum diğer yarımı. Hem de hiç aramadan… Bir hediye gibi çıkıp geliverdin hayatıma. Seni sevmek için çabalamadım. Sanki çok önceden sarıp sarmalamışlar kalbini, sonra getirip usulca benim gönlüme bırakmışlardı. Yorgunluklarımıza hiç “ah! demedim. Aksine, seninle yaşadığım her izi sevdim. Omuzlarımızda taşıdığımız yükleri, geceler boyu içimize çöken özlemleri, İçinde sen olan her şeyi.. Ne zaman yorulduğumu hissetsen, güzel cümlelerinle yaralarıma merhem oldun. Bir bakışınla, bir sözünle, bazen sadece varlığınla şifa oldun. Kolay olmadı. Belki de yolun devamında daha büyük sınavlar bekliyor bizi. Ama olsun… Yolun sonunda gökkuşağını göreceksem, yolun sonunda sen açacaksan kollarını, ateşten yolları da severek yürürüm ben. Hem de hiç düşünmeden.
Funda'dan...
Seni bulmak, en karmaşık kütüphanede aradığım o tek satırı yakalamak gibi olurdu. Ve bulduğumda, bir kedinin sığınma arzusuyla teslim olurdum şefkatine.
Reklam
Azapgâh-ı Dünya
( lütfen sununa kadar ukuyun ve düşüncenizi paylaşın anlamını ve şiirin kendisi ağır edebiyatı kullandım şimdiden teşekkür ederim 🌼🍁) Dünya sahnesinin ışıkları büsbütün karardığında, insanı bu fani toprağa bağlayan o mukaddes bağlar kopar. Geriye ne bir sitem kalır, ne de yaşama dair cılız bir heves... Yalnızca vakur, derin ve o kaçınılmaz sonu özleyen bir sükûnet hâsıl olur. Azapgâh-ı Dünya Koptu can tellerimiz, sustu o kutlu neva, Kalmadı sığınacak ne bir dost, ne bir yuva. Gidenler gölgesini alıp kaçtı felekten, Dünya bir viranedir, ne umut var ne deva. Umut ki mülteci bir kuş gibi uçtu gitti, Gönlün saadet dileyen saltanatı tükendi. Bir günahkar gibi kul, ömrü sürgün eyledi, Şimdi ruh secdededir, dilde son bir elveda. Ne bir aşina çehre, ne bir vefalı nefes, Yalnızlık surlarında can çekişiyor her ses. Gözlerim ufka dikili, sönüyor bu son heves, Gayrı vuslat vaktidir, bitti devr-i ibtida. Ey ölüm, ey sükûtun o mukaddes kapısı! Çözülsün ten mülkünün bu karanlık yapısı. Beklemekten yorulan şu ömrün son şarkısı, Sana teslim oluyor, ey ezeli mutlaka!.. Şiirin Derin Katmanları Azapgâh-ı Dünya: Dünya, değer verilen insanlar gittiğinde artık bir yaşam alanı değil; ruhun acı çektiği, nefes almakta zorlandığı bir azap yerine dönüşür. Vurucu Tezatlar: Şiirde yaşamın bitişi bir kayıp olarak değil, "vuslat" (kavuşma) ve "mukaddes kapı" olarak betimlenmiştir. Çünkü değer verilen kimse kalmadığında, ölümü beklemek çaresizlikten ziyade, bu anlamsız gürültüden kurtulup mutlak huzura erme arzusudur.
2 Ağustos 1968 günü, Saygon’un barut, kan ve rutubet kokan puslu havasında, adalete pranga vuran bir ölüm tiyatrosu kuruldu. Kudretli kürsülerde oturanlar, arkalarındaki o devasa okyanus ötesi imparatorluğun çelikten gölgesine sığınmış, mülkün ve zulmün kibriyle sayıklıyorlardı. Sanık sandalyesinde ise, yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisi, toprağın bağrından kopmuş bir vatan kızı duruyordu: 10 Aralık 1945 günü, Long An eyaletinin vatansever bir çiftçi ailesinde, dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gözlerini açmıştı Võ Thị Thắng. Ülkesi sömürgecilerin pençesindeydi. Daha 11 yaşında küçücük bir çocukken, bahçelerindeki gizli tünellerde saklanan direnişçilere yalın ayak mektup ve aş taşıyarak başladı onun yurt sevgisi. 16'sına geldiğinde illegal gençlik hareketlerine katıldı; 17 yaşında ise öğrenci birliği saflarında bir vatan kızı olarak Saygon sokaklarındaydı. Takvimler 1968'in efsanevi Tet Taarruzu'nu gösterdiğinde, ona kritik bir görev verildi: Şehre sızıp halkın mücadelesini arkadan bıçaklayan işbirlikçi bir ajanı etkisiz hale getirmek. Görev başarılamadı; Thắng yakalandı ve ağır işkencelerden geçirildi. Fakat ne o sorgular ne de hücreler onun ruhunu teslim alabildi. Võ Thị Thắng. Suçu, çağın en azgın işgalci postallarına karşı yurdunu, namusunu ve geleceğini savunmaktı. Bu asil öfke, bu sarsılmaz duruş dünyaya yabancı değildi; tarih, emperyalizmin yedi düveliyle sarılan Anadolu topraklarında, her karışını kanıyla savunan Türk kadınının elindeki tüfekte, cepheye mermi taşıyan sırtındaki hırkada aynı ruhu görmüştü. Ha işgal altındaki Anadolu’da sömürgecilere meydan okuyan Şerife Bacılar, Halide Onbaşılar, Kara Fatmalar; ha Saygon’un ortasında zincire vurulmak istenen bu gencecik fidan... Mazlum milletlerin sömürgeci canavara karşı feryadı da, direnişi
Belki de aşkı yücelten direnmek değil, teslim olmaktır. ~Poyraz Karayel atasözü
Aşk
Teslim olunca her sey değişir. Zorlamayınca akar, beklemeyince gelir, kabul edince iyileşir. Kalp her seyin Allah'ın elinde olduğunu anlayınca sakinleşir. İmam Gazzâli
Reklam
Reklam