Başkalarıyla nasıl iletişim kuracakları öğretilmeyen çocuklar okula başladıklarında kendilerini yalnız hissederler. Sonuç olarak, tuhaf karşılanırlar, bu nedenle de başlangıçtaki eğilimleri zamanla güçlenir. Doğru gelişmeleri engellenir ve davranış problemleri olan çocuklar hâline gelirler. Okul burada sadece evdeki eğitimin gizli kusurlarını ortaya çıkarmış olsa da insanlar bu gibi durumlarda okulu suçlar.
Yıllar sonra Frankenstein’ı tekrar elime aldığımda, karşımda bir korku romanından ziyade, derin bir terk edilmişlik hikâyesi buldum. Mary Shelley, sadece bir canavar kurgulamamış; 'sevgisiz kalan bir ruhun nasıl bir enkaza dönüşebileceğini' muazzam bir dille anlatmış.
Kitabı okurken kendimi sürekli şu soruyu sorarken buldum: Asıl canavar kim?
Laboratuvarında tanrıcılık oynayıp, yarattığı canlının gözlerini açtığı ilk anda ondan tiksinerek kaçan Victor Frankenstein mı? Yoksa dünyaya tertemiz bir zihinle gelip, sadece dış görünüşü yüzünden nefretle karşılanan, 'baba' dediği kişiden bile şefkat göremeyen o isimsiz yaratık mı?
Yaratığın ormanda gizlice bir aileyi izleyerek sevmeyi, konuşmayı ve okumayı öğrendiği sahneler kitabın en hüzünlü kısımlarıydı. Bir çocuğun dünyayı tanıma merakıyla dolu olan o ruh, toplumun önyargılarıyla çarpıştıkça kararıyor. Victor’un hırsı bir 'bilimsel başarı' değil, bir ebeveynlik ve ahlak iflası.
Shelley bize şunu fısıldıyor: İyilik ve kötülük doğuştan gelmez; ilgiyle, şefkatle ve kabul görmekle şekillenir. Frankenstein, sadece bir klasik değil; her çağda güncelliğini koruyan bir empati dersi. Kendi yarattığımız 'canavarlardan' kaçmak yerine, onlara verdiğimiz zararlarla yüzleşmemiz gerektiğini hatırlatan sarsıcı bir başyapıt.