İnsan, doğası gereği kaygı duyan bir canlıdır. Karar verirken veya eyleme geçerken kendi etik ve ahlak ilkelerinden yola çıkarak bir sonuca varır; vardığı bu sonuç ise onun ya iyi ya da kötü hissetmesine yol açar. Peki, insanın kendi etik anlayışı nasıl oluşur? Bir eylemin sonucuna veya sadece "doğru" olup olmadığına odaklanmadan önce, insan hayata karşı nasıl bir duruşu olduğunu ve daha sonrasında da nasıl bir duruşu olması gerektiğini bilmelidir. Kişi, mevcut karakterinden yola çıkarak gelecekte nasıl bir insana dönüşebileceğine karar vermelidir; nasıl bir insan olmak istediğini seçmeli ve ona uygun davranmalıdır. Örneğin, sürekli aynı şeylerden yakınan insanların o durumun içinde hapsolup kalmalarının temel sebebi, aslında neden yakındıklarını bilmemeleridir. Yakınılan durumun gerçek sebebi bilinirse, ortada yakınacak bir şey kalmaz; çünkü bilinen gerçeğe göre eylem alınabilir ve süreç değişebilir. Bilmek kaygıyı azaltan yegane şeydir; her kaygının temel sebebi mutlak olarak bilinemeyebilir ama en azından ne kadar bildiğini bilirsen kaygılanmana gerek kalmayabilir.
İşte bu örnekten yola çıkarak, sürekli yakınan bir insan olmak yerine, nasıl bir insan olmak istediğimize karar vermeli ve ona uygun adımlar atmalıyız. Sadece istemek, zihinde oluşan binlerce düşünceden yalnızca bir tanesidir; eyleme geçirilen düşüncenin karşılığı ise fiziki dünyada somutlaşır.
Peki, olmak istenilen insan nasıl bilinir? Bunun mutlak bir yolu yoktur. Her süreç bireyin kendisine bağlıdır çünkü her birey farklıdır. Nasıl ki kimsenin parmak izi bir diğerine benzemiyorsa, hiçbir insanın hayat yolu da bir başkasınınkine benzemez, benzeyemez. Birey, kendi varlık gerçeği içinde şekillenen bir canlıdır. Çevresel faktörlerin değişmesi bu süreci etkiler ancak insan sadece dış dünyayla sınırlı