“Jane bir çiçek alır mısın?”
Efendim yarı açılmış bir gonca gül kopararak bana uzatmıştı.
“Teşekkür ederim, efendim.” dedim.
“Şu günün doğuşu hoşuna gidiyor mu Jane? Yüksek, ışıklı bulutlarıyla şu gökyüzü? Şu durgun, tatlı hava?”
“Hem de çok hoşuma gidiyor efendim.”
“Çok acayip bir gece geçirdin Jane.”
“Evet efendim.”
“Sapsarı kesildin bu yüzden. Seni Mason’la baş başa bırakıp gittiğim zaman korktun mu?”
“İç odadan biri çıkacak diye korktum.”
“Kilitledim ben orasını. Anahtarı da cebimde. Ben bu evin çobanı olduğuma göre, kuzularımdan birini, hem de göz bebeğimi, o kurt ininin önünde öylece bırakıp gidemezdim. Yok Jane, güvenlik önlemini almıştım.”
“Grace gene burada mı oturacak efendim?” diye sordum.
“Ne yazık ki evet. Ama sen üzme tatlı canını bunun için. Çıkar aklından.”
“O burada oldukça sizin hayatınız tehlikede sayılır da!”
“Korkma sen. Ben kendimi korumasını bilirim.”
“Dün akşam sizi ürküten tehlike de artık geçti mi, efendim?”
“Mason buradan gitmedikçe kesinlikle bilemem; hatta o zaman bile. Ah, Jane, benim için yaşamak, bir yanardağ ağzımda durmak demek. Her an yer yarılıp alevler fışkırabilir.”