Ayfer Tunç özellikle youtube’da takip ettiğim bazı kanalların sürekli önerdiği yazarlardandı, birkaç ay önceye kadar ismini duymamıştım. Aziz Bey Hadisesi yazarla tanışma kitabım oldu ve çok da güzel oldu iyi ki okumuşum diyorum.
Zeki'nin meyhanesinde tambur çalan Aziz Bey’in, Zeki'nin Aziz Beyi tartaklayıp dışarı atmasıyla başlayan kitap Aziz Bey’in hüzünlü hayatının en baştan anlatılmasıyla devam ediyor.
Kısa bir roman olsa da yazarın, karakterlerin psikolojik tahlillerini başarılı şekilde kağıda dökmesiyle dolu dolu hissettiren bir eser. Evet başlarda yazarın bazı cümlelerini fazla süslü buldum, bu kadar cümleyi uzatmaya gerek var mıydı dedim ama geneli değerlendirdiğimde beni edebi anlamda oldukça tatmin eden bir eser oldu. Ayrıca gayet akıcıydı sonunu kitabın başından bilseniz de sürükleyiciliğini hiç kaybetmedi.
Aziz Bey’e bazen acıdım bazen üzüldüm ama en çok kızdım. Bu kadar kibre, bencilliğe, gurura, yersiz öz güvene, umursamazlığa gerek var mıydı? Tüm hayatı boşa geçti Aziz Bey’in, eline geçen fırsatları değerlendiremedi, her şeye geç kaldı, hep kaybetti en sonunda da benzemekten en çok korktuğu kişiye benzedi. Ama tüm karakterler bir yana beni en etkileyen kişi Vuslat’tı. Çünkü Vuslat’a elimi uzatsam tutabilecek gibiydi, o kadar hayatın içindendi. Onun gibi fark edilmeyen, umursanmayan, örselenen, yalnız kalan o kadar fazla kadın var ki. Ah Aziz Bey; Maryam için nelerden vazgeçtin, Vuslat’ı ise unuttun, değerini bilemedin. Okurken kitabın içine girip Vuslat’a kocaman sarılasım geldi. Değeri bilinmeyen, bilinse de artık geç olan bu kadınların ömrü keşke böyle kişiler yüzünden tükenmese.
Aziz Bey Hadisesi bana hiç beklemediğim şekilde dokundu çünkü çok gerçekti, hayatın kendisiydi. Yazarın diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Okumayanların
Yıllardır merak ettiğim ama elimin bir türlü gitmediği kitaplardan biriydi Çavdar Tarlasında Çocuklar. Nedeni de basit, kitabı sevenler olduğu kadar nefret edenlerin de fazla olması. Nefret eden tarafta olacağım diye korksam da tam tersi oldu, tahmin ettiğimden de çok keyif aldığım bir eserdi.
Daha önce de başka okullardan atılan etrafındaki herkesin samimiyetsiz ve ikiyüzlü olduğunu düşünen 17 yaşındaki Holden Caulfield’ın yine okuldan atıldıktan sonra ailesiyle yüzleşmemek için dışarıda geçirdiği birkaç günde başına gelenler anlatılıyor.
Aklımdan en sık geçen şeylerden biri kitabın neden sevilmediğiydi. Bunun yanıtı da yazarın üslubu bence. Ama şöyle bir şey var ki Holden ergenlik dönemindeki bir birey. O yüzden kitapta küfürlerin ve cinselliğin olması doğal değil mi? Ya da “bittim buna” , “zırva” gibi kalıpların sık kullanılması. Bunların eleştirilmesi ne yalan söyleyim bana biraz saçma geldi. Onun dışında yazarın yalın ve samimi bir üslubu var, açıkçası ben çok sevdim.
Çoğu cümlenin altını çizdim çünkü yazarın her konuyla ilgili öyle doğru tespitleri vardı ki katılmadan edemedim. Holden’ın içinde bulunduğu kaybolmuşluk, umutsuzluk, bunalmışlık, hayattan zevk alamama, herkesten uzaklaşmak isteme hislerini yazar çok başarılı bir şekilde aktarmış. Hayatımın bir döneminde ben de aynı Holden gibi hissetmiştim demekten kendimi alamadım. Kardeşinin ölümünün onu ne kadar fazla yaraladığı; kardeşlerine olan sevgisi, şefkati ve bağlılığı ise beni çok duygulandırdı ve etkiledi.
Sadece ortasını geçtikten sonra 20 sayfalık bir kısımda sıkılır gibi oldum ama hikayeye yakından dahil olan bir karakter sayesinde olaylar benim için sürükleyici bir şekilde ilerlemeye devam etti.
Benim gerçekten sevdiğim bir eser oldu ve okuduğum için de çok mutluyum. Kitabın abartıldığını da
“Artık hiçbir şeyi beklemiyor sadece yılların verdiği bir alışkanlıkla, pencerelerinden ışık sızan evlere bakarak, böylesi evlerde yaşandığını sandığı mutlu hayatlara imreniyordu.”
“Ömrünü yanlışlarının doğru olduğunu iddia etmekle , olmadığı bir adam olabilmek için kendi halinde bir kadını ezmekle tüketmiş bir adamın devamı, zavallı bir kopyasıydı.”