Basit. Kitapta her şey o kadar basit ki! Ergenlik çağında yavaş yavaş hayatı sorgulamaya başlarız ya; "Yaşamın anlamı ne? Neden bu dünyadayız? Deli ama kime göre deli? Normal ama neye göre normal?" diye düşünür ve "aykırılığımızla" gurur duyarız, dünyayı kurtarabilirmişiz gibi bir eminlikle cevaplarız bu soruları. Hah, işte aynı yüzeysellikte, aynı toylukta sorular sorup kesin ve indirgemeci cevaplarla ve gerçek bile hissettirmeyen bir iyimserlikle romanı tamamlamış yazar bana göre. Sırtlanmaya çalıştığı "büyük" temaların altında ezilmiş, naçizane. "Acaba haksızlık mı ediyorum? Büyük bir çoğunluğun çok sevdiği bir roman sonuçta. İngilizce çeviriden okuduğum için belki de bir şeyleri kaçırmışımdır?" diye de düşündüm ama yine de kitabı sevmeye ikna edemedim kendimi. 14-15 yaşlarımdayken okusaydım belki etkilenirdim, bilemiyorum ama 25'i geçmiş, 30'a yaklaşmış yetişkin hâlimle bende pek bir etkisi olmadı maalesef. Neyse, en azından "Abartıldığını düşündüğünüz kitaplar?" sorusuna anında verebileceğim bir cevabım var artık.
Mezarın üstünde dikili duran zarafetten yoksun koca taşı görünce, Vince'nin şimdi gerçekten öldüğü duygusu üzerine çullandı. Vince'nin öldüğüne cenaze sırasında bile bu denli inanmamıştı. Gürültücü kalabalık, taze çiçeklerin kokusu, yumuşak toprak, tahta haçın sadeliği, Vince'nin belki de o çukurdan geri çıkabileceği yanılsamasını korumuştu; kocası giysilerinin üzerindeki toprağı silkip öğle yemeğini istemek için eve dönebilirdi. Ama kara güllerle çevrili altın harfler, bir daha silinmemek üzere kazılmış tarih: 7 Mart 1960... bunlar ebediyen ve kesin olarak ilan edilmiş, geri alınmaz şeylerdi. Sanki özgürlük ya da tatlı bir diriliş umudu olmadan sonsuza kadar toprak altında tutmak için, o mermer bloğu merhum kocasının üzerine bizzat kendi koymuştu.