Sonra arkadaşlarımızdan birkaçı arka arkaya ölüyor. Henüz kırk yaşlarında insanlar. Daha güzel yaşamlara duyulan özlem ve bekleyişi onlarla birlikte gömüyoruz. Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı'nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde. Trafik tıkanıklığından yürüyemeyen arabalar, egzoz kokusu, alana yayılan sidik kokusu, gözlerimiz, duygularımız önünde açılan bu kara kalabalıktan başka yerde, daha başka biçimde bir güzel yaşam yok. Güzel yaşamın sınırları, ölen, gömülen arkadaşlarımızın yaşadığı kadar.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ölüm sessizliği çok genç buldu onu. Karı koca olamadık. Gerçek dost da olamadık. Bir kitapta okumuş, bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. Bir konserde dinlemiş gibiyim.
Bu kapıların ardına bir kez daha dönmeyeceğimi biliyorum. Böylesi bir sefaleti hiçbir zaman yaşamayacağım. Direnmeliyim. Beni iyileştiren ne şok. Ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku.
Yaşam, şimdi ancak kavranması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?
Bu romanı Mrs. Dean'ın değil de Mr. Heathcliff'in anlatımıyla veya tüm karakterlere objektif yaklaşan bir üçüncü kişili anlatımla okusaydık bendeki yeri çok daha başka olacaktı, buna eminim. Bu hâli ile de sevdiğim ancak çok sevmenin eşiğinde kalmış bir klasik oldu.
Heathcliff'in hıncı hayata karşıydı bence, intikamı hayattan alıyordu. Onu "böyle" yapan hayata karşı müthiş bir kin besliyordu. Romanın eksik bıraktığını düşündüğüm kısım Heathcliff'in kötülüğünün onun yaratılışından mı ileri geldiği yoksa doğduğundan beri hor görüldüğü, aşağılandığı, insan yerine konulmadığı için mi olduğu üzerinde pek durulmamış. Son derece dindar ve toplumun değer yargılarına, normlarına son derece bağlı, toplumun ağzından konuşan karakteri kitabın anlatıcısı yaparak da Heathcliff'e hep dışarıdan bakmamız, hatta onu yargılamamız amaçlanmış gibi hissettim. Kötülüğü de biraz karikatürize kalmıştı açıkçası.
Tüm bu taraflı bulduğum anlatıma karşın Heathcliff'i de Catherine ile olan aşkını da çok ilgi çekici buldum ve keyif alarak okudum. Aşkın romantizmden uzak, karanlık yüzünü anlatan eserleri okumayı hep sevmişimdir. Uğultulu Tepeler'i okurken zaman zaman "Acaba bunu bir gotik roman olarak okusaydık nasıl8 olurdu?" diye de düşündüm. Kasveti, karanlığı ve ölümün her daim karakterlerin ensesinde olduğu bir hikâyeye oldukça uygun bir tür olurdu gibi hissettim.
Son olarak; Heathcliff ve Hindley'in nefret dolu yaşamlarına daha yakından tanık olsaydık keşke demek istiyorum. Yine romanın anlatıcısının yanlış seçildiğini düşündüğüm noktadayım. Her şeye rağmen keyifle okuduğum güzel bir klasikti.