gözyaşları, bağırışmalar ve birbirlerine çektirdikleri ıstıraplar o kadar çabuk parlayıp sönüyordu ki, zamanla alıştım. bütün bunlar gittikçe beni daha az heyecanlandırır, yüreğimi daha az acıtır oldu.
her şey sessizdi. en ufak bir ses; bir kuşun, düşen bir yaprağın hışırtısı insana gürültü gibi geliyor, ürkütüyordu, ama sonra yeniden bütün yeryüzünü kucaklayan, içinizi saran bir sessizliğe dalıyordunuz. bu gibi anlarda insanda çok temiz, çok yüzeysel düşünceler doğuyor. bunlar, bir örümcek ağı kadar ince ve şeffaftır ve kelimelerle ifade edilmeleri imkânsızdır. kayıp giden yıldızlar gibi parlayıp sönerler; ruhunuzu belirsiz bir özlemle yakar, okşar, meraka salarlar. ruh ise kaynar, erir, hayat boyu koruyacağı şekli alır ve insanın gerçek yüzü ortaya çıkar.
biliyor musunuz, pek yalnızım, hiç kimsem yok. susuyorum, susuyorum, sonra ruhumda bir şey kaynayıp taşıveriyor!.. o zaman artık taşla, ağaçla konuşmaya bile razı oluyorum.