şu işe bak, üç kardeş bir köpeği öldürmeye gidiyoruz, üstelik ortada bir mecaz filan da yok! kalkıştığımız bu eylemi geçmişimizdeki başka eylemlerle karşılaştıran biri oldukça dokunaklı bir cümle kurabilir: civcivleri öldüğü için ağlayan çocuklardan, bakımı sorun olan yaşlı köpeklerini veterinerlik fakültesi’ne “uyutmak” için götüren yetişkinlere, her şeyi anlaşılabilir ve değersiz kılan hayat.
bu kalabalığın içinde değilseler nerdeler, diye düşünüyorum. kardeşimin kendisini neden değersiz hissetmiş olabileceği üzerine kafa yoruyorum. bakkala gidip gelirken yakalanır insan belki de bu duyguya; bir çiftlik yoğurdu, iki ekmek, bir paket maltepe alırken..
kim değersiz hissetmez ki kendisini! bir soyadının önünde toplanmış duruyoruz: ailemiz. bir soyadının önünde tek tek isimler.. bir sabah kardeşim ürpererek arkasına bakıyor ve “anne ben ingiltere’ye gidiyorum!” diyor evden çıkarken. “iyi yavrum, güle güle git!” diye yanıtlıyor onu annem. arkasından ekliyor: “fazla gecikme!” her şey bu kadar gülünç.
yıllar sonra çocukluk arkadaşım oktay bana kardeşimin evden neden kaçmış olabileceğini söylüyor:
“kendisini değersiz hissetmiştir.”
“hangimiz hissetmeyiz ki bu duyguyu!” diyorum.