John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabını bitirdiğimde, sayfaları kapatmak içimden gelmedi. Çünkü hikâye bitti ama içimde bıraktığı sessizlik uzun süre geçmedi. Bu kitap bana sadece iki arkadaşın hikayesini değil, insanların hayallerine tutunma biçimini, yalnızlığın insanı nasıl kemirdiğini ve kaderin bazen ne kadar acımasız olduğunu anlattı.
George ve Lennie... Biri akıllı ama yorgun, diğeri saf ama kocaman kalpli. Aralarındaki bağ öyle gerçek ki, bazen kardeşten öte bir sevgi gibi hissettiriyor. Lennie’nin dünyayı çocukça bir saflıkla algılayışı beni hem gülümsetti hem de içimi acıttı. O kadar temiz bir kalple seviyor ki, o sevginin sonunda kötülükle suçlanması beni derinden yaraladı.
Steinbeck’in dili sade ama vuruşu çok güçlü. Her cümlesi insana bir şey düşündürüyor. O dönemin Amerika’sındaki yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk... ama hepsinin ortasında küçücük bir “hayal” — kendi toprağına sahip olmak, tavşan beslemek. Belki de bu yüzden kitap bana çok tanıdık geldi. Çünkü hepimizin içinde bir Lennie var: saf bir yanımız, hayal kurmaktan vazgeçmeyen bir tarafımız. Ve bir George var: o hayalleri korumaya çalışan, bazen mecbur kaldığında sevdiklerinden bile vazgeçen bir taraf.
Kitabın sonu geldiğinde George’un o kararı veriş anında içim dondu. O sayfayı birkaç kez okudum çünkü inanmak istemedim. Ama sonra düşündüm… belki de sevgi bazen korumak değil, kurtarmaktır. Steinbeck bunu öyle sade ama öyle derin anlatıyor ki, kelimeler insanın boğazına düğümleniyor.
Fareler ve İnsanlar bana insan olmanın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu hatırlattı. Bazen doğruyla yanlış arasında bir çizgi kalmıyor, bazen iyilik bile acıtıyor. Ama yine de, kitabı bitirince içimde küçük bir umut kaldı: Her ne olursa olsun, hayal kuran insanlar var oldukça dünya biraz daha yaşanabilir.