herhangi bir şeyi yakalamak istiyorsak, bizim de yapmamız gereken şey derinliklere doğru yola koyulmaktır; bazen bütün gece uğraşıp sonunda hiçbir şeyi yakalayamama durumu ortaya çıktığında, her şeye rağmen vazgeçmeyip şafakta ağları tekrar atmakta yarar vardır.
yine de o eski yaşamımıza öylesine bağlıyız ki... çünkü umutsuz dönemlerimizin yanı sıra mutlu anılarımız da var, yüreğimizin, ruhumuzun neşeyle dolduğu, sabahları cıvıl cıvıl ötmekten kendini alamayan tarlakuşu gibi coştuğumuz... ruhumuz kimi kez sıkışsa, korkulara kapılsa bile... sevdiğimiz herkesin, her şeyin anısı olduğu gibi duruyor ve yaşamımızın akşamında yeniden uyanıyor... evet anılar ölmüş değil, yalnızca uykuda. ve bunlardan bir hazine toparlamak hiç de kötü değil.
yine de sürdürüyorum; yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir?
mektubunda bana çok dokunan bir cümle var. "keşke her şeyden uzak olabilseydim." diyorsun. "çünkü her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da, çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim." bu sözlerin bana çok çarpıcı geldi, çünkü aynı duyguları, ama tamı tamına aynı, ne bir dirhem eksik, ne bir dirhem fazla, ben de duyuyorum ve vicdan azabı çekiyorum.