Bazı kitaplar vardır; bittiğinde kapağını kapatamazsınız. Eliniz havada asılı kalır, gözünüz son cümleye takılır ve ruhunuz, az önce okuduğunuz o satırların arasında bir yerlerde gezinmeye devam eder. Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı, benim için tam olarak böyle bir "his" oldu. Bu bir roman değil; bu, ilmek ilmek sökülüp yeniden, sabırla işlenmiş bir kader haritası.
Nar Ağacı, her şeyden önce bir kök arayışı. Trabzon'dan Tebriz'e, Tiflis'ten Bakü'ye ve nihayetinde İstanbul'a uzanan, bir asırlık bir sevdanın, bir göçün ve büyük bir savaşın ortasında kalanların hikâyesi bu. Ama Nazan Bekiroğlu bunu o kadar "büyülü" bir dille yapıyor ki, siz sayfaları çevirmiyor, adeta bir hafıza sandığının içindeki tülbentlere sinmiş kokuları içinize çekiyorsunuz.
Kitabın merkezinde Settarhan ve Zehra'nın imkânsız gibi görünen, zamana ve mekâna direnen aşkı var. Ama bu, basit bir aşk hikâyesi değil. Bu, kaderin ince ince ördüğü bir ağ.
"Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir. Ama tüm dönemeçler ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse, yolların ayrıldığı her noktada, kader, yeniden yazılır."
İşte tam da bu felsefeyle okuyorsunuz kitabı. Her karakterin seçimi, bir başkasının kaderine nasıl da ince bir iplikle bağlı...
Nazan Bekiroğlu okumak, bir nehrin akışına kapılmak gibidir. Onun üslubu "kusursuz" kelimesinin tam karşılığı. Divan edebiyatının zarafetini, tasavvufun derinliğini ve modern romanın kurgusal gücünü bir araya getiriyor. Cümleler birer mısra, paragraflar birer kıta. Okurken yavaşlıyorsunuz. Hızlıca tüketip geçemiyorsunuz; kelimelerin üzerinde durup düşünmeniz, hissetmeniz gerekiyor.
O, kelimelerle resim yapıyor. Tebriz'in o "mavi"sini, Trabzon'un yağmurunu, nar ağacının o gizemli kırmızısını sadece okumuyor, görüyorsunuz.
Bu kitap, "nar"