"Galileo inkar et, dünya dönmüyor!"
"2+2=5"
"Hypatia’nın gözlerini çıkararak kör ettiler."
"Diri diri yakılan Pisagor ve öğrencileri."
"Taşlanarak öldürülen İskenderiyeli Hypatia."
Ne kadar az bilirsen o kadar iyi uyursun, der Maksim Gorki Tarihten ve eserden ilham alarak şunu söyleyebilirim ki: "Ne kadar az bilirsen o kadar çok yaşarsın." Ne kadar az bilirsen toplum tarafından o kadar iyi kabul görürsün.
Eserin başkahramanı Nunez bir Körler Ülkesi'ne düşüyor. Şöyle bir düşünce var kafasında, "Hepsi kör, onlara görmenin ne olduğunu anlatabilirim. Benim gözlerim var, bu avantajı kullanarak onlara hükmedebilirim." Meşhur sözde olduğu gibi: Körler ülkesinde tek gözlü insan kraldır. Öyle midir sahiden? İnsanlar o kadar uzun süredir görmüyorlar ki görmekle ilgili kelimeler dahi unutulmuş, kör kelimesinin ne olduğunu bilmiyorlar. "Aydınlıktan yarı karanlığa öyle yavaş geçmişlerdi ki ne kaybettiklerinin hemen hiç farkında değillerdi." Ve farkında olmadıkları için bunun bir eksiklik değil normalin ta kendisi olduğunu düşünüyorlar. Dünyanın kendi yaşadıkları yer kadar olduğunu sanıyor, aksine inanmıyorlar. Gece ve gündüzü göremedikleri için zamanı sıcak ve soğuk olarak ikiye ayırıyorlar. Bu insanlara görmenin güzelliklerini nasıl anlatabilirsin?
Toplum herkes gibi olmayanları kabul etmez ve hastalık olarak görür farklılığı. Nitekim Nunez'in gözlerinin var oluşu da hastalık olarak görülür ve iyileştirmek için gözlerini almak isterler: "Bilimi bahşedene şükürler olsun!" Evet, Körler Ülkesi'nde görmek hastalıktır ve bilimin varlığı ile bu hastalıktan kurtulabilir insan! Oysa yaşadıkları vadi öyle güzeldi ki... Bir görebilselerdi. Peki biz görüyor muyuz? En son hangi gün doğumunu izledik? Bir kelebeğin ardına düştük? İnsan gözlerinden bile isteye vazgeçebilir mi? Hangi duygu
4 Gün 3 Gece ile karar vermiştim bir daha asla Ayşe Kulin okumayacağıma… “Balıklar ve misafirler üç gün sonra kokar!” diyordu kitabında. Öyle derin bir konu ele alınışıyla ancak o kadar kokabilirdi.#249919589 Ve sonra Mustafa Kemal ile ilgili, üstelik onun ağzından yazdığı bir kitap çıkardığını duydum. Duymak bile heyecan vericiydi, kim bilir okumak nasıl olurdu… Birkaç ay tutabildim ancak kendimi! Cüneyt Arkın misali, “Yeminimi bozdum!”
“Kadınlarını yok sayan toplumlar yerlerinde saymaya mahkûmdur.”
İtiraf ediyorum,
Kimi bölümler heyecan vericiydi.
Mustafa Kemal’i okumadığım, onu yaşadığım bölümler… Onun son zeybeği! “Bu benim son dansım, son zeybeğim. Söyle rahat bıraksınlar beni, yanına zeybek oynayarak geleyim.” youtube.com/watch?v=-73jXTE... Ama heyecanımın nedeni kuşkusuz zihnimdeki Mustafa Kemal’di. Hem heyecanımın, hem ruhumdaki hıçkırıkların… “Ben gülmüştüm ama benden başka kimse gülmüyordu. Becerdin, Mustafa Kemal! Hıçkırığı kahkahaya çevirmeyi de becerdin, aferin sana, dedi iç sesim.”
“Beni ölümden kurtaran yazgım, bana, ‘Yapayalnız kal,’ diye de buyurmuş olmalı ki ben ömrümü hep kesif bir ormanın içinde tek başına bir ağaç gibi sürdürdüm.”
Hepimizin bir Mustafa Kemal’i var kitaplardan bildiği,
Hepimizin bir Mustafa Kemal’i var dedelerinden dinlediği,
Hepimizin bir Mustafa Kemal’i, yüreğinde yeşerttiği, yücelttiği…
Mithat Cemal Kuntay misali, “Şimdi vatan bir insan gibi ölürken bir insan bir vatan gibi ayaktaydı: Mustafa Kemal!..”
Ve Falih Rıfkı Atay,
“Salondan çıktıktan sonra, Hacı Adil'e bu zatın kim olduğunu sordum.- Mustafa Kemal Bey, dedi.Sonra biraz şaşıca gözlerini manalaştırarak, ilave etti:
__-
Anna Karenina’yı bitirdiğimden beri kafamın içinde garip bir yankı var. Sanki yüzyılı aşkın süre önce yazılmış bir romanı okumadım da, kendi içimde uzun süredir kaçtığım, yüzleşmeye cesaret edemediğim o sessiz odalara girdim. Tolstoy, sayfalarca akıp giden o devasa kurgunun içinde aslında hepimizin bir yerlerde sakladığı o görünmez korkuları, o mükemmel olma çabasını yüzüme vurdu.
Kitap boyunca kendimi iki ayrı adamın arasında, sanki iki farklı zaman diliminde sıkışmış gibi hissettim. Bir yanda Karenin duruyordu... Hayatı sadece kurallara, toplumsal beklentilere ve dışarıdan nasıl göründüğüne göre yaşayan o adam. Onun o buz gibi duvarlarına, duygularını bir zırh gibi gizlemesine bakarken kendi geçmişimdeki o "iki kişilik siper" günlerini gördüm. Hata yapmaktan o kadar korkmuşuz ki, hayatın o kaotik ama canlı olan tarafına geçmemek için kendimize yapay, güvenli köprüler inşa etmişiz. Kitapta bahsedilen, o köprünün altındaki girdabın aslında gerçek hayat olduğunu anladığım o an, nefesimi kesti. O güvende hissettiren eylemsizliğin aslında nasıl bir mezar olduğunu çok net anladım.
Diğer yanda ise Levin var. Buz pistindeki o meşhur sahnede etrafındaki herkesi kusursuz, kaygısız ve mutlu sanan; sadece kendini dışarıda, eksik ve yalnız hisseden Levin. O durum bana o kadar tanıdık ki... İnsan bazen sırf kendi içindeki o kusurluluk inancı yüzünden bütün dünyayı erişilmez bir vitrin gibi görüyor. Bir kelimeyi söylerken bin kere düşünmek, başkalarının en ufak bir soğukluğunu veya sessizliğini dünyanın sonu gibi kişiselleştirmek... Levin’in zihnindeki o bitmek bilmeyen analiz motoru, benim yıllarca kendi içimde susturmaya çalıştığım o yorucu sesin tam olarak aynısıydı.
Bu kitap bana bir şeyleri sürekli onarmaya çalışmanın ya da kusursuz, risksiz bir anı beklemenin ne kadar
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,7bin okunma