Murakami'nin 30lu yaşlarında öykü olarak yayınlayıp, kitaba çevirmeye uygun bulmadığı ve 70li yaşlarında tekrardan oturup 3 yıl boyunca yazdığı Şehir ve Belirsiz Duvarları bu yayılan zaman diliminin bir yansıması. 3 bölümden oluşan kitap aslında sadece ilk bölümü kapsayacakken sonradan 2. ve 3. bölümler eklenmiş, bu kısımları hikayenin gidişatına pek oturtamadım. Duvarlarla çevrili şehir metaforu bazı yerlerde insan zihnini bazı yerlerde insan kalbini anımsatıyor. Normalde romanlarında baş karakterler hem zihinleri hem kalpleri farklı, yalnız kişilerken bu romanda konu bakımından yine böyle olsa da tam olarak o samimiyeti ben hissedemedim.
*spoiler kısmı*
kitabın 3.bölümüne gelince sanki bana komada olan bir kişinin bilincinin gidip gelmesi anlatılıyormuş gibi geldi. karakter kendini bırakıp duvarın öbür tarafına geçmeye karar verdiğinde, mumu üflediğinde, ölmüş ve gerçeklik dünyasını terketmiş gibi hissettim.
Benimkisi beklemeye alışık olmak değil de beklemekten başka bir seçeneğin olmaması değil miydi? Ayrıca ben bunca zamandır neyi bekliyordum ki? Neyi beklediğimi doğru bir şekilde idrak edebiliyor muydum? Neyi beklediğimi, o beklediğim şey netleşene dek sabırla beklemiştim, öyle değil miydi?
Evet, yalnızlık çok zor ve acı vericidir. Yaşasan da ölsen de, bedenini kemiren o zorluk ve acının farkı yoktur. Yine de, bir zamanlar birini yürekten sevmiş olduğumuza dair güçlü ve canlı anlar kalır geriye. O his, her iki avucumuzun içinde sıkıca gömülü kalır. Ve o sıcaklığın olup olmaması, ölümden sonra ruhun durumunda büyük bir fark yaratır.
Ama ne yaparsam yapayım bir türlü huzurlu hissetmiyordum. Hiçbir şeye ilgi duyamıyordum. Kalın bir bulutun içinde dalgın bir şekilde sadece yürümeye devam ettiğim günlerdi. Bunların nedeni, seni kaybetmiş olmamdı.