Erim Asya

The polar night of icy darkness
10/10
·1646 syf.··
Beğendi
·
2022 1. kitabı
·
917 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2022 03:51
Weber'in en kapsamlı ve en geniş içerikli kitaplarından birine inceleme yazmak gözümü korkutuyor olsa da bir yerden başlamam gerek düşüncesiyle henüz ilk cilt'in yarısındayken bu satırları yazmaya başlıyorum. Uzunca bir süre düşündükten sonra Weber'in eserlerine inceleme yazmanın bir kere daha zor olduğunu fark ediyorum. Öncelikle Weber her şeye yine her şeyin ortaya çıktığı noktadan başlıyor "Yasal düzen ve Ekonomik düzen" . Şu soru ile konunun içerisine çekiliyoruz. Yasa olarak özünde geçerli olan nedir? Toplulukların bu yasalara olan itaatini yasal bir zorunluluk olarak göremeyiz. Aksine Weber sadece bireyin kendisine bir gelenek olarak aktarılıp içselleştirilen hayatın alışkanlığına bağlı olarak yasal normlara uygun hareket edebileceğini söylüyor. Bundan da şöyle söz ediyor "Bizim anladığımız şekilde " Yasa " sadece, ampirik geçerliliği ihtimaliyle ilgili belli özel güvencelerle donatılmış bir " düzen " dir." Şimdi gelelim güvence altına alınmış yasalara. Toplumun her kesiminde belli başlı normlar vardır Weber'e göre eğer bu normları bir şekilde ihlal varsa "zorlayıcı araçlar" diye tanımladığı hem fiziksel hem de psikolojik araçlar uygulanmaya başlanır. Dolaylı olarak bir yasal zorlama işlemi sağlanmış olacaktır. Yine de bu araçlar yasal düzenlemeler değildir. Nitekim Weber'e göre şiddet kullanarak yasal zorlama sadece devletin tekelinde olan bir şeydir. Devletin dışında şiddet vasıtasıyla yasal zorlamaya başvuran diğer tüm gruplar heteronm veya heterosefal olarak düşünülür. Bir diğer nokta Yasa, Gelenek; Weber için gelenek meşruiyetin eski ve en evrensel tipidir. Yasa ise ussallığa dayanan en saf meşruiyet tipi tabii hukuktur. Çünkü modern uygarlık anlayışında en yaygın meşruiyet yasallığa olan inanç, biçimsel olarak doğru olan ve alışık olunan tarzda yapılan
Sosyoloji
Ekonomi ve ToplumMax Weber · Yarın Yayıncılık · 201253 okunma
Reklam
Cinayet Söylenceleri
10/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2018 71. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Kasım 2018 04:16
"Her insan, büyük gaddarlıklar içeren eylemler gerçekleştirme yetisine sahiptir." İncelemeye başlarken kitabı bitirdiğimde kafamda canlanan şu soruyu yazmak istiyorum. Aslında kitabın genelini incelediğinizde Foucault'da beliren şu soru ile ortak bir karşılaşma yaşıyoruz. Riviere gerçekten kurtarılabilir miydi? ya da hafifletici sebeplerden faydalanabilir miydi? Kitap tam anlamıyla bu soru etrafında dönüp duran psikolojik ve sosyolojik bir analiz taşıyor. Bu analizler de psikiyatrik bir bakışla yorumlanıyor. Riviere cinayetleri işledikten sonra bir çok doktor ve profesör tarafından inceleniyor, dinleniyor ve araştırılıyor. Ancak hem o dönemin bilim yetersizliği hem de Riviere'in eşsiz bir sapkınlığı olması nedeni ile bütün çalışmalar yetersiz kalıyor. Bir yerde bu yetersizlik Riviere'nin ölümü ile sonuçlanan olaylar dizisi haline dönüşüyor. Şunu da belirtmek gerekir ki bu sırf bir cinayet hikayesi değildir. Dönemin sosyolojik ve kültürel yapısı özellikle Foucault'un taşrada yaşayan emekçi sınıfın yapısına dair fikirleri ve bu taşrada ki toplumsal yapının aslında bir şekilde Pierre Riviere'yi nasıl dışlanmış, yalnızlaştırılmış bir canavara dönüştürdüğünü de gözler önüne seriyor. Kitabın bir bölümünde şu durumdan bahsediyor. "Riviere 4 yaşından itibaren değişmeye başladı onu iyileştirmesi gereken ise toplumdu ancak bunda başarılı olamadılar." Bu doğrultuda Riviere'nin adli portresine baktığımızda Foucault ve arkadaşlarının gizli kalmış bir çok bölgeyi aydınlatarak işlenmiş olan suçun bütün sorumluluğunu Pierre Riviere'den almış olduklarını görürüz. Üzerine daha çok şey yazılabilir olmasına rağmen Foucault'un şu sözleri Riviere'nin cinayetleri işlemesini net bir şekilde ifade ediyor. Diyor ki "Cinayet, iktidar ve halk arasında mutlak sadelikte bir ilişki kurmaktadır:
Felsefe
Bir Aile CinayetiAlev Özgüner · Ayrıntı Yayınları · 2012387 okunma
Religionssoziologie
10/10
·441 syf.··
Beğendi
·
2018 58. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 21 Ağustos 2018 01:43
"Religionssoziologie" incelemeye Weber'in kendi oluşturduğu terim ile başlamak istiyorum. Daha net bir tabirle tüm dinler için disiplinli bir sosyal analiz yaratmak. Bu eserin içeriğini incelemeden önce kitabın yazımı Weber'in yaşamının sonlarına doğru gerçekleştiğinden bu eser çok daha önemli bir hal alıyor. Şuna da değinmeden edemeyeceğim gerek İngilizceye çeviren gerekte Weber hakkında yakın ilgiye sahip kişilerin ortak bir endişesi kitabın sosyolojik bakış açısından yoksun bazı kişilerin eline geçip yanlış yorumlanabilmesi. Bu endişeyi benden sonra ki okuyucular için bir not olarak buraya eklemek istedim. Peki içerikte ne var? Tüm dinler derinlemesine bir incelemeden geçiyor. Weber'in dine yaklaşımını ise şu sözler net bir şekilde açıklıyor. "Weber Din alanında çalışmaya başladığında, dine yaklaşımı, "kelimenin tam manasıyla," teolog ya da kilise tarihçisinin din tasavvurundan çok; özellikle bir cemiyet içindeki insan davranışının ekonomik nitelikleri gibi insan davranışının diğer tezahürleri, vaatler ve dini düşünceler arasındaki ilişkiler üzerineydi." Bence bu bakış açısı dine çok farklı bir anlayış katarak yorumlamanın önünü açtı. Bu doğrultuda insan davranışının dini ve diğer oluşumları ile arasında ki ilişkinin kavranması çok daha yalın bir hal almış oldu. İlk olarak Dinin kökenleri ; ilk insanın tabuları ile başlayan inançlar daha da evrimleşerek günümüzde ki bir çok dinin tabanını oluşturuyor. İlkel insanlardan bu yana gelen dinsel davranışlarımız Weber'e göre öyle çeşitlilik gösterir ki bu davranışın kavranışına sadece sübjektif deneyimler, fikirler ve ilgili bireylerin amaçları, kısacası, dinsel davranışın "anlamı" yönünden ulaşılabilir. Bize kadar uzanan bu çeşitlilik şöyle devam eder; Ruhlara, Şeytanlara ve Tine inanış, Weber'e göre belli ekonomik
Felsefe
Din SosyolojisiMax Weber · Yarın Yayıncılık · 2012113 okunma
10/10
·116 syf.··
Beğendi
·
2018 37. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Mart 2018 03:03
Demokrasimizin bir sorunu var. Carl Schmitt başta Avrupa olmak üzere bütün Dünya'da pratik deneyimlerin artmasıyla parti hakimiyetinin kusurlarının ortaya çıkışını anlatmaktadır. Bu konu üzerine Carl Schmitt şöyle diyor; "Böylece, sağ ve sol eğilimler, muhafazakâr, sendikalist ve anarşist argümanlar, monarşisi, aristokratik ve demokratik perspektifler bu nokta da ittifak haline gelmişlerdir." Bunu çok önemli bir eleştiri olarak ele almalıyız. Çünkü Schmitt Weimar Cumhuriyetini, 3.Reichi ve İtalyan hükümetlerini yakından inceleme fırsatı bulmuştur. Sanırım bunları bildikten sonra artık Parlamenter Demokrasinin Krizine odaklanabiliriz. Şunu kabul etmeliyiz ki Halkın egemenliği düşüncesi yüz yılımızın en kuvvetli fikirlerinden. Schmitt'in tabiri ile 19. ve 20.yüzyılda monarşi ile mücadele eden demokrasinin yegane zaferi. Ama Schmitt Demokrasi yavaş yavaş hayata geçirilmeye başlandıkça aslında beklendiği gibi olmadığını ve bir çok efendiye hizmet ettiğini ve özü itibariyle net bir hedefe asla sahip olamayacağını savunuyordu. Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse kendilerini yönetsin diye halk tarafından seçilen vekillerin halkı temsil etmenin dışında kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri var olan parlamentonun meşruluğunu yitirmesine sebep olmaktadır. Bu birinci ve en önemli sorundur. İkinci ve en önemli sorun Schmitt'e göre seçmenin iradesine karşı gelen yasalar. Buna şöyle bir açıklama getirmektedir. "Demokraside yurttaş, kendi iradesine karşı gelen yasalara da rıza gösterir çünkü yasa genel irade ve bu da, yine özgür yurttaşların iradesidir. Böylece, yurttaş aslında hiçbir zaman somut bir içeriğe rıza göstermez soyut olarak sonuca, oylama sonucu ortaya çıkan genel iradeye rıza gösterir ve yalnızca oyların toplanması sonucu genel iradenin ne olduğu
Siyaset
Parlamenter Demokrasinin KriziCarl Schmitt · Dost Kitabevi · 201077 okunma
10/10
·288 syf.··
Beğendi
·
2018 34. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Mart 2018 02:40
Hemen söylemek istiyorum ki uzun süredir böyle güzel kitap okumamıştım. Bergson her zaman açık fikirli bir filozof olmuştur bu kitap da Bergson'ın en açık dille yazdığı kitaplardan biri olmuş. Öncelikle böyle güzel bir kitap okumadım derken onu eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor. Çünkü Bergson'ın bu kitabında beni rahatsız eden bir bölüm var "Ahlaksal Ödev" bu fikri öyle takıntılı hale gelmiş ki açıkçası okurken biraz daraldım diyebilirim. Peki bu "Ahlaksal Ödev" ne anlatıyor? Kitabın ilk bölümünde bu konu altında ilk önce toplumun kontrolünü konu alıyor ve yasalardan kaçınılmazlık özelliğini vurguluyor. Hatta diyor ki "Toplumsal düzeni ihlal edecek her davranış doğa karşıtı bir niteliğe bürünmektedir." bu yasaları ihlal eden insanları da canavara benzetiyor. Ve Hegel'den görmeye alışık olduğumuz toplumsal oluşumun dinsel bir içeriğe dönüştürülmesi. Bu konuda toplumsal buyruğun arkasında dinsel bir buyruğun bulunduğunu söylüyor. Ve şöyle diyor "Din şu veya bu tarzda yorumlansa da, ister öz olarak, ister rastlantısal olarak toplumsal olsa da, bir nokta kesindir, o da dinin her zaman toplumsal bir rol oynadığıdır." Sanırım kitabın bu bölümünde beni rahatsız eden kısım kendi kelimesi ile "Yaratıcı tekamül" e karşı olan tahammülsüzlüğüm olabilir. Bu bölümde son olarak değineceğim nokta Bergson'ın ahlaki kaygısı. Kaygısını dile getirirken bilincin vereceği her hükmün toplumsal ben'in vereceği hüküm olduğunu söylüyor. Bergson'a göre ahlaki kaygı da bu toplumsal ben ile bireye ait ben arasında ki ilişkilerin bozulmasından doğuyor. Bu bölüm kitabın neredeyse 4/2 sini kaplıyor ancak Ahlak, Toplum ve İnsan üzerine Freud vari söylemleri bana pek orijinal gelmediği için incelememin içine eklemek istemedim. Ve kitabın genel olarak en etkileyici bölümleri "Statik ve Dinamik
Felsefe
Ahlakın ve Dinin İki KaynağıHenri Bergson · Doğu Batı Yayınları · 2020117 okunma
Reklam