Bu eserde, Eski Versiyon'un ilk taslağından itibaren, henüz hiç kimsenin belirtmediğini sandığım bir paradoks söz konusudur. Bunca zahmete katlanarak sonsuz hayatı arayan ve sonunda, tüm umutlarını yitirip süklüm püklüm ülkesine dönen ve bir tür coşkuyla, ölümcül kaderinin peşinden gitmeyi kabulle- nen bu Gılgamış'ın adının önüne her yerde, çivi yazısının kurallarına göre, onu tanrısal yaratıklar arasında gösteren çivimsi "yıldız" işareti konulmuştur. Başka bir deyişle, böylece, en azından, yazarlar, editörler, düzeltmenler, yazıcılar ve okurlar onun gerçekleşmemiş arzusunun, yorgunluğunun ve yenilgisinin uzun gelişmesini izleyerek, Ölüm'ü ile ilgili Sümer efsanesinin açıkladığı gibi, Gılgamış'ın öldükten sonra "tanrılaştırıldığını" ve de bu dünyada boşuna aradığı bu ölümsüzlüğü elde etmiş olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Paradoks görünüştedir ancak. Çünkü Destan'ın yazarları ve okurları bunu biliyor idiyseler, tanrıların, kendilerini insanlardan tamamen ayrı kıldığı için böylesine esirgedikleri bu olağanüstü talihi Gılgamış'ın sezinleyemediğini, hatta umut bile edemediğini de biliyorlardı. Destan'ın sadece değişik versiyonları değil, onlardan önce, Sümer efsaneleri de, onu diğer insanlardan üstün, hatta bazen dev olarak da tanıtsalar, gerçekten bir insan diye kabul ediyorlardı. Onun tanrısallığı ve "üçte ikisinin tanrı, üçte birinin insan olduğu" hakkında bize söylenen şey, başka bir deyişle temel "niteliğini”, yani insanlığını kesinlikle paylaştığı diğer insanlardan, boy bos, zekâ, güç kuvvet, cesaret ve yiğitlik gibi, sadece "nicel" özelliklerinden ötürü, üstün oluşunun kabul edilmesi ve abartmalardan, insanüstülüğünü (Yunanistan'da söylendiği gibi "kahramanlığını") mümkün olduğu kadar vurgulamaktan ibaretti sadece. Eğer Gılgamış, her bakımdan insan, deyim yerindeyse,