Kadının toplumsal rolüne baktığımız zaman, asırlardan bu yana iniş çıkışlar yaşadığını görürüz. Mesela Orta Çağ Avrupası'nda kadının insan olup olmadığı tartışılmış, cinsel kimliği kapatılmaya çalışılmıştır. Daha sonra buna tepki olarak kadın özgürlüğü hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu hareket içinde kadın kendini modernizmle ifade etmiştir. Modernizmin ifade sahası olarak da, gardırop modernciliği seçilmiştir. Gardırop modernciliği sonucu, kadının toplumsal rolü ciddi bir savaş alanı haline gelmiştir. Modernizm, dış görünüş - bilhassa kıyafet - üzerinden uygulamaya konulmuştur. Bu da esasında Batı modernizmidir. Batılılaşmanın üç sayacağı var: Demokrasi, teknoloji ve kültür... Biz sahip olduğumuz demokratik değerleri, yani özgürlük anlayışını, çoğulculuk fikrini ve katılımcılığı Batı'dan aldığımızı düşünsek de, aslında bunlar sadece Batı'nın değil, insanlığın nihai noktada kabul ettiği değerlerdir. Aynı şey teknoloji için de geçerlidir. Teknoloji, Batı icadı değil, insanlığın getirdiği teknik birikimin endüstri devrimiyle bu topraklarda hızlanmasıdır. Demek ki Batılılaşmak ayrı, modernleşmek ayrı şeydir. Batılılaşmak, Batı kültürünü benimsemek demektir. Onun müzik zevkini, mimarisini, eğlence şeklini de kabullenmeyi gerektirir. Oysa kültürel kimliğin bir parçası olan modernizm, milletlerin değerlerini korumasıyla da gerçekleşebilir. Mesela Japonlar geleneksel hüviyetlerini koruyarak modernleşmeyi seçerken biz, değerlerimizi değiştirmek suretiyle modernleşmeyi tercih ettik. Japonlar enerjilerini gardırop, müzik gibi alanlara yöneltmek yerine, teknoloji alanında sarf ettiler. Bu da Uzak Doğu ülkelerini ileri noktalara taşıdı. Ancak biz, yapılmaması gerekeni yaptık: Batı modernizmini, sorgulamadan aldık. Bir gecede çıkarılan kanunlar, bize kendi kıymetlerimizi unutturdu.