Miraç Buğra Tokaç

Miraç Buğra Tokaç
Kaporo ve Gecikme Faizi Hanbeli Mezhebinde Caizdir
Hanbelî mezhebinde akid sahih olursa semene mahsub edilmek, sahih olmazsa satıcıda kalmak üzere verilen paraya urbûn denir. Bu cihetten akid zamanında îfâ edilmezse veya bozulursa karşı tarafa bir meblâğın cezâî şart (gecikme fäizi) olarak ödenmesinin önceden şart koşulması veya alıcı vazgeçerse kaparonun satıcıda kalması şartı Hanbelî mezhebine göre câizdir. Bin lira peşinat verip mal alsa, zamanında geri kalanı ödemese ve malı almaktan da kaçınsa, üç mezhebde satıcı geri kalan alacağı için icrâya müracaat eder. Parayı alana kadar da malı elinde tutabilir. Hanbelî'de satıcı akdi feshedip bu parayı alabilir. İcrâ dairesindeki işlerin uzun sürmesi ve yüksek enflasyon gibi haller sebebiyle zarara uğramak mevzubahis ise Hanbelî mezhebi taklid edilebilir.
Sayfa 488·Kitabı okudu
İslam
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
1-BEY' (ALIŞ-VERİŞ) AKDİ
İnsanlar cemiyet hâlinde yaşamaya mecbur ve birbirlerine muhtaçtır. Bu da akidler ve bilhassa alış-veriş yoluyla cereyan eder. Alış-verişlerde hukuka uymamanın zararı bazen cemiyetin tamamına, bazen de akdin taraflarına zarar vermektedir. İhtikâr (karaborsacılık) yapmak ve piyasaya kalp para sürmenin zararı herkesedir. Eline sahte para geçen, onu ya aldığı kimseye geri verir; ya hükûmete verir; yahud da yok eder; başkasına veremez. Ticaret yapacak olan kimsenin paraları iyi tanıması lâzımdır. Satılan malı, olduğundan aşırı medhetmek;malın ayıbını, müşteriden gizlemek; eksik ölçmek; satış fiyatında hile yapmak alış-veriş yapılan kimseye zarar verdiğinden câiz değildir. Müşteri, fazla ihtiyacı olduğu için, çok para vermeğe râzı olsa bile, çok kâr istememek; fakirlerin malını fazla para ile alarak onları sevindirmek: fiyatta ikram etmek; eski, kirli paraları kabul etmek; peşin verdiği fiyatla, veresiye vermek; alış-veriş ettiği kimse pişman olursa ikâle etmek, yani yapılan satışı geri çevirmek mecburî olmasa bile, ahlâken övülmüş meziyetlerdendir.
Sayfa 483·Kitabı okudu
Gasp, zulüm, rüşvet, hırsızlık, kumar, fâiz, harac gibi hıyânet yollarından biri ile ve şarap, domuz semeni olarak ele geçtiği açıkça bilinen bir mal, o kimsenin sahih mülkü olmaz. Böyle olduğu iyi bilinen bir malı hediye, sadaka, mebî, semen ve ücret olarak almak, yemek, kira ile kullanmak câiz değildir. Yalnız vârisin, mal sahiplerini bilmediği zaman, kendisine miras kalan böyle malları alması helâl olur. Malın böyle olduğu iyi bilinmezse veya kendi meşru malıyla karıştırmışsa, herkesin alması câiz olur. Şarap satan bakkaldan alışveriş yapmak veya banka gibi yerlerde çalışıp maaş almak bu cihetten câizdir.
Sayfa 475·Kitabı okudu
Din İslam
c-Mürûrızaman
Mürûrızaman (zamanaşımı), muayyen bir zamanın geçmesi suretiyle bir mala mâlik olmak veya bir hakkın düşmesi demektir. Birincisine iktisabi ikicisine ıskâtî mürûrızaman denir. Şer'î hukuk esasen mürûrızaman yoluyla mülkiyetin kazanılmasını kabul etmemiştir. Nitekim "Tekâdüm-i zaman ile hak sakıt olmaz" (Mecelle, m. 1674). Şu kadar ki, bir kimse kanunlarda tasrih edilmiş bir müddet (meselâ 36 veya 15 sene) zarfında, tapulu bulunmayan bir arâziye,nizâsız ve fâsılasız mâlik sıfatıyla tasarruf ettikten sonra, aleyhindeki mülkiyet dâvâları da dinlenmez. Böylece zilyedin o arâzi üzerinde hakk-ı kararı sâbit olur.Nitekim bir hak sahibi, hakkını kanunda tesbit edilmiş muayyen bir zaman zarfında takip etmemişse, artık mahkeme yoluyla takip edemez. Ancak karşı taraf bu hakkı ikrar ve itiraf ederse, buna dayanarak hakkını mahkemeden talep edebilir. Dolayısıyla şer'î hukuk, ıskâtî mürûrızamanı kabul etmiş demektir. İmam Mâlik'e göre, ortağı, vârisi, usul ve fürûu olmadığı bir şahsın malını ihraz edip, 10 sene kullansa (otursa, kirâya verse vs), o şahıs da bilip sükût etse,sonradan mülkiyet hakkı dinlenmez.
Sayfa 450·Kitabı okudu
Kötü Bir Çığır Açan Saptırdığı İnsanların Günahını Yüklenir
‎‫ولا تزر وازرة وزر أخرى Hem vizir‬‎ çeken bir nefis diğerinin vizrini çekmez. VİZR: Ağırlık, ağır yük, ağır günâh, vebâl demektir. Burada günahın cezâsının ağırlığı demektir. Herkes kendi günâhından mes'ül olur. Kendi günahının cezasını çeker. Nitekim: «Her koyun kendi bacağından asılır» deriz. Zālimlerin, cebâbirenin yaptığı gibi birinin günahı diğerine yükletilmez, Ankebût Süresinde: وليحم،لُنَّ الثقَالَهُمْ واثقالاً مَعَ اثْقَالِهِم )"Mamafih kendi ağırlıklarını ve ağırlıklarla beraber daha bir çok ağırlıkları yüklenecekler." Ankebut-29/13) buyurulmuş olması da buna münafi değildir. Çünkü o hem dall, hem mudıll olanlar hakkındadır. Başkasını da sapıtmağa çalışanlar hem dalâletlerinin, hem idlâllerinin vizrini çekerler ki, ikisi de kendi vizirleridir. Nitekim: ‎‫من سن سنة سيئة‬‎ ‎‫فلهُ وِزْرُهَا وَوَزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا »Her kim bir kötü adet çıkarırsa ona, hem onun vizri,‬‎ hem de onu işleyenlerin vizri vardır.» (Buhari: İ'tisam 15) Hadîsi de böyledir. Yani diğer işleyenler çekmeyecek demek değil o, onların hepsi kadar da fazla çekecek demektir. Demek ki, birisi: «Şunu şöyle yap da, günahı varsa benim boynuma olsun diye kefâlet ederek diğerini bir günaha sokarsa o boynuna aldığı günahı çekmeyecek değildir. Ancak sevkettiği kimseyi kurtarmış olmayacak, onun çekeceğini çekmeyecek, birisi aldandığının cezasını çekecek, birisi aldattığının cezasını çekecektir.
Sayfa 394 - 6.cild 35/18·Kitabı okudu
İslam