Athena Liu hızla parlayan bir yazar; June Hayward ise “başaramayan” bir yazar. Athena’nın ölümünden sonra June, onun yayımlanmamış kitabını çalar, Juniper Song adıyla yayımlar ve bir anda çoksatan olur. Ancak başarı sadece şöhret değil; bir giz, bir hırs ve giderek büyüyen bir paranoya da getirir. Kanıtlar ve gizemli bir Twitter hesabı ortaya çıktıkça June hangi sınırları aşmaya hazır olduğunu keşfeder — ve sonrasında olanlar “başkalarının suçu” haline gelir.
Roman pandemi sonrası dünyanın kırılganlıklarını; sosyal medyanın, ün arzusunun ve kültürel sahiplenmenin yarattığı gerilimi alaycı bir anlatımla harmanlıyor. Tempo hiç düşmüyor; okurken hem tüylerin diken diken oluyor hem de rahatsız edici bir aynaya bakıyormuşsun hissi kaplıyor. Çeşitlilik, ırkçılık, sahiplik temaları ilgili kitapta işlenmiştir.
June: kıskanç, hırslı, çaresizce “hak ettiğini” düşünen bir karakter — empatiyle izlesek de yaptıkları onaylanmıyor. Athena: parlak, ulaşılmaz bir başarı imgesi; ölümüyle June’un içindeki karanlığı tetikliyor. Athena’nın “Hayatta kalabilir hâle gelene kadar içimde gelişmesi lazım” (s.19) dediği söz, hem yaratıcılığın narinliğini hem de hikâyelerin kırılganlığını vurguluyor.
Rebecca (F.) Kuang’ın dili sivri, hızlı ve yer yer acımasız. Keskin dili ve yergisi güçlü; satır aralarındaki iğneler ve alaycı ton hoş. Ancak çeviri olması nedeniyle bazı bölümlerde kopukluklar, anlaması zor kelime ve cümleler göze çarpıyor. Bu küçük pürüzlere rağmen metnin akışı sürükleyici. Kitabın sonunda da bir “eksiklik hissi” var — kim bilir, belki de yazar okuru böyle hissettirmek istemiştir.
June’un “Kelimeler bağrımda kor gibi yanıyor, beni harlıyor, onlar beni yakıp kül etmeden önce dışarı dökmeliyim” (s.34) ifadesi, hem yazarlık sancısını hem de kitabın dilindeki ateşi çok iyi